Leaderboard Ad

Ordunun Dereleri

0

 

Türkiye’de “ordunun yeri” meselesi her dem tâzeliğini korur.

Son dönemde cereyan eden tartışmalar üzerinden ordunun bugünkü durumu üzerine eğilmekte yarar var.

Çünkü ordunun nerede durduğu Türkiye’nin yarın nerede olacağı ile yakından ilişkilidir.

*

Geçtiğimiz aylarda Verda Özer üç bu meseleye ilişkin dikkate değer iki yazı yayımladı.(4-8 Temmuz 2017)

Özer’in yazısından, Metin Gürcan’ın(Eski bir asker ve Sabancı Üniversitesi’ne bağlı İstanbul Politikalar Merkezi’nde (IPC) araştırmacı. Doktorasını da “TSK’nın kurumsal dönüşümü” üzerine yapmış.) doktora tezi sırasında ordu içinde yaptığı anketlere dayanarak, ordunun yüzde 85’inin ultra-laik olduğunu(dinin kamusal alanda görünür olmasına özellikle karşı), ordunun genelinde siyâseten sağa doğru bir kayış olduğunu, AK Parti’ye yakın olarak değerlendirilebilecek kesimin ise yüzde 1 civarında olduğunu öğreniyoruz.

GÜRCAN, TSK içinde AK Parti desteğinin düşüklüğünü şöyle açıklıyor: ‘Orduda iki temel yarılma olageldi: Laiklik ve üniter devlet yapısı. Son zamanlarda ise bir 3.sü ortaya çıktı: Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı destekleyenler ve desteklemeyenler.’ Bunu da 2 sebebe bağlıyor. 1.si; AK Parti’nin ordu içinde kurumsal parti kişiliğinin zayıflaması ve Erdoğan’ın şahsi karizmasının güçlenmesi. 2.si ise; 15 Temmuz kalkışmasının bir beka sorunu yarattığı, sonrasında 2. Kurtuluş Savaşı’nı verdiğimiz ve Erdoğan olmadan bu mücadelenin başarılı olamayacağı inancı.

Ona göre Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrası orduya yönelik izlediği politikayı destekleyenler, alt rütbelerde yüzde 50 civarında. Desteklemeyenler de yüzde 50. Üst rütbelerde ise desteklemeyenler yüzde 70’lere çıkıyor.

Bu rakamlar bize ordunun toplum çoğunluğunun görüş ve inançlarından hayli uzak olduğunu gösteriyor.

Özer’in ikinci yazısından Gürcan’ın ordu içindeki farklı grupların güç mücâdelesinin devâm edeceği öngörüsünü öğreniyoruz.

*

Aydınlık’ta ise Kerem Yıldırım bu konuya eğildi. Yıldırım yazısında medyada ordu içerisindeki Kemalistler/Avrasyacılar tarafından yapılacağı iddia edilen “darbe” ve “Erdoğan’a suikast” iddialarının arkasındaki niyeti sorguluyor.

Yazısının başlığı mezkûr sorgulama hakkında fikir verir mâhiyette: Rubin ve TSK düşmanı medya korosu.

Yazıda Ergenekon dâvâsına ilişkin Kuzu’nun “Ergenekon ana davası 10 yıl sonra yeniden görülecek. Özü doğru olan bu davayı FETÖ’cüler sulandırdı ve davanın içi boşaldı.” sözleri ve daha başka kişilerce bu minvalde söylenenler hedefe koyuluyor.

Yıldırım, yanlış sorularla yanlış sonuçlara varıyor.

Sorduğu sorular şunlar:

Ergenekon ve Balyoz kumpasları kimi hedef aldı?

15 Temmuz darbe girişimi en çok hangi kurumu yıprattı?

Çıkardığı sonuç ise şu:

Türkiye düşmanlarının ortak hedefi TSK’nın zayıflatılmasıdır.

Çünkü TSK zayıflatılmadan Türkiye teslim alınamaz.

*

Bir yere varmaya çalışıyorum. Bunun için evvelâ dolaşımdaki tartışmaları bilmekte yarar var.

Aydınlık’ta 16.07.2017 tarihinde “15 Temmuz’da Türk ordusuna yeni ABD fitnesi” başlıklı bir haber yayımlandı.

Yazıda ‘Foreign Policy’nin TSK içinde sözde Erdoğan ve Perinçek yanlısı olan iki ayrı grubun çatışacağı yönündeki haberler eleştiriliyor.

Söz konusu yayın organında da Metin Gürcan’ın analizlerine atıf yapılıyor: “Darbe girişimi sonrası yaşanan tasfiyelerle birlikte generallerin sayısında yüzde 38’e varan bir azalma yaşanırken, subay kadrolarında yüzde 8’lik bir kayıp gözlendiğinin altı çizildi; oluşan bu boşluğu ise ‘Avrasyacı’ olarak bilinen subayların doldurduğu iddia edildi.

Yazının özü, SADAT’ın kurucusu Adnan Tanrıverdi’nin Cumhurbaşkanı Danışmanı yapılmasıyla paramiliter bir yapı kurulduğu(herhangi bir kanıt sunulmaksızın)  ve bu yapı ile ordu içerisindeki Avrasyacı/Perinçekçi kesim arasında bir çatışmanın kapıda olduğu iddiasını barındırması.(Aydınlık’taki habere göre)

İki İllet: Kemalist Militarizm ve FETÖ 

Bu haberleri okumak ziyâdesiyle üzücü.

Çünkü ölümü gösterip sıtmaya râzı edilmenin ötesinde ölümü gösterip gönüllü ölüme râzı edilmek isteniyoruz düşüncesi bende daha baskın hale geliyor.

FETÖ’nün Ergenekon ve Balyoz süreçlerindeki parmağı, bir defterin daha başka hesaplar gözetilerek kapanmasına neden oldu.

Evet, FETÖ’nün nasıl bir illet olduğu açıkça görülmektedir.

Fakat orduyu “peygamber ocağı” olmaktan çıkaran odakların uzantıları vatan bahsinde sözü kimselere bırakmıyor.

15 Temmuz’dan sonra estirilen post-kemalizm rüzgârına bakılırsa FETÖ’nün pisliği ile kendi pisliklerini örtme telâşındalar. Bunda kısmen başarılı oldukları da söylenebilir.

15 Temmuz âdeta kemalist militarizmin yeniden doğuş târihine dönüşmüş görünüyor.

Kemalist militarizm de FETÖ de illettir. Biri diğerine tercih edilemez.

Edilirse, “Arap Baharı”na benzer bir âkıbetin 15 Temmuz’u da beklediğini hiç tereddüde düşmeden söyleyebiliriz.

*

Bu yazıya ilişkin notlarımı Temmuz’un 17’sinde almış ve yazıya ilk şeklini o gün vermiştim. Aydın Ünal’ın bugün yayımlanan “Son Ordu” başlıklı yazısı belirli noktalardaki endişelerimi pekiştirdi. Ünal, isâbetle “‘Peygamber Ocağı’na çöküp, Gavur’un kılıcını sallayanlar tek tek temizlendi ve temizleniyor.” diyor ve ekliyor: “Ortadoğu’daki kurgularını, Fetullahçı/Amerikancı unsurlar tarafından felç edilmiş TSK’ya göre yapanlar hayal kırıklığı yaşıyorlar.”

Doğrusu bu satırlara ilâveten, yerlilik söylemleri arkasına gizlenerek 15 Temmuz’daki irâdeyi gasp etme gayreti içerisine giren diğer kadrolardan da(darbe geleneğinin ürünü olan kemalistlerden, moskof beslemelerinden ve bilumum yabancı unsurlardan) ordunun temizleniyor olduğunu duymayı isterdim.

*

Ordunun dinamiklerini tahlil ederken ekseni sâdece FETÖ’nün varlığı belirlememelidir.

FETÖ ordu içerisinde belirli kadrolara çöreklenmeden önce ortada iç açıcı bir tablo var mıydı sorusunu kendimize soralım.

Net cevap: Yoktu.

1960’ta, 1971’de, 1980’de, 28 Şubat’ta ve AK Parti’nin iktidara gelmesinden sonraki yıllar içerisinde ordunun tavrı neydi, her zaman hatırda tutalım.

Anlaşılacağı üzere bu bahiste Türk ordusunun zan altında bırakıldığını söylemenin ise imkânı yoktur. Çünkü bu ordunun bir darbe geleneği var. Türkiye’de hiç darbe yapılmamış, asker üstüne vazîfe olmayan meselelerde arzı endam ederek kendi imajını zedelememiş olurdu da belki o zaman birileri orduya çamur atıyor sözünün bir anlamı olurdu.

*

Milletin inancıyla, nerede nasıl görünürlük kazandığıyla uğraşmaktan terörün semirmesine kimler hizmet etti? Büyük teveccühle iktidara getirilen bir başbakanın kanına kimler girdi? Daha sonrasında ülkeye herhangi bir maddî değerle kıyas edilemeyecek bedelleri kimler ödetti?

Bu süreçler boyunca can verenlerin kanı kimlerin ellerinde?

Tüm bunlara rağmen sâdece başörtülü olduğu için askeriyenin bahçesine bile giremeyen analar çocuklarını dualarla öpe koklaya askere gönderdi.

Bu millet ordusunu hep baş tâcı yaptı. “Bizim ordumuz” dedi de başka şey söylemedi.

Bugün de yarın da diyeceği budur.

Hâsılı kelam: Bu milletin ordusuyla hiçbir sorunu yok.

Bu coğrafyanın târihini, insanını, değerlerini nîmet bilen askerleriyle de bir sorunu yok.

Çünkü milletin nazarında ordu “peygamber ocağı”dır.

*

“Peygamber ocağı”nın, milletin vahyî ilikbağını ve Hicâz’dan Balkanlara uzanan gönül bağını kesmeye şartlandırılmış olanlardan arındırılması elzemdir.

Vahyî ilikbağını ve târihten tevârüs ettiği gönül bağını muhâfaza eden milletin temsilinin orduda belirleyici bir kuvvet kazanamaması Türkiye’nin aleyhinedir.

*

Milletin ordunun vasîliğine değil, ordunun milletin vasîliğine ihtiyâcı vardır.

Ordu, milletindir. Milletin nazarında “İslâm’ın son ordusu”dur.

Ordunun, sembolik birtakım değişikliklerle değil esasta, “peygamber ocağı”na avdet ettirilmesi öncelikli meselelerimiz arasında yerini almalıdır.

*

Yâni devletin ve tabiatın ortak ve doğru sorusu bugün için şu:

-Ordunun dereleri yukarı akar mı?

| metin için kullanılan resim Peyami Gürel‘e aittir

Share.

Leave A Reply