Geçtiğimiz cuma günü (8 Aralık 2017) Kudüs meselesine ilişkin dikkat çekici bir yazı okudum. Dikkat çekici bir yazıydı çünkü târihten -Özal, İzzetbegoviç ve Arafat’ın da içerisinde olduğu- ilginç bir kesit sunuyordu. Yazarın Filistin sonsuza kadar kriz konusu olarak mı kalacak sorusundan yola çıkıp tam bir müstemleke aydını tipolojisine yaraşacak bir “çözüm”e ulaşması beni utandırdı. Utandım çünkü yazar yurtları talan edilen, şerefleri cebren mezata çıkarılan insanlardan âdil olmayan bir “çözüm”e gönüllü olarak rızâ göstermelerini telkin ediyordu.

*

1991’de Senagel’deki İslam Zirvesi’nde gerçekleşen hâdise yazıda şu şekilde aktarılıyor:

Özal beni Arafat ve Begoviç’le tanıştırdı. Sonra Begoviç’e hitaben şöyle konuştu:

– Yasir Arafat dolayısıyla Filistinlilerin yaşadıklarını dikkatle değerlendirirseniz, çok önemli bir ders çıkartabilirsiniz. Bir Filistin ve bir İsrail devletinin kurulmasını öngören Birleşmiş Milletler kararına İsrail hemen sarıldı ve İsrail devletinin kurulduğunu ilan etti. Ama Araplar ve Filistinliler bu kararı yok sayıp savaşmayı tercih ettiler. O günden beri sürekli savaşıyorlar ve hep yeniliyorlar. Hâlâ bir devletleri yok.”

Özal bunları söylerken Arafat da bir kenarda oturmuş, dinlemekteydi… Özal sonunda Begoviç’in bu olaydan alması gereken dersi de söyledi.

– Eğer Yugoslavya’daki içi savaşı bitirmek için bir uluslararası girişim olursa ve bu sırada Bosna’nın da devlet olması gündeme gelirse, hemen “Evet” deyin. Savaşı bir noktada kalıcı bir barışa dönüştürmek en akılcı yoldur.

*

Özal ilginç bir kişilik… Türkiye’de nasıl bir kültürel dönüşüme (çürüme de denilebilir) öncülük ettiği ayrıca ve dikkatle üzerinde durmayı gerektirir. Şerh düşeceğim, eleştireceğim birçok uygulamasına rağmen “devlet aklı”na dâir Türkiye’nin “öksüz”lerine, Necip Fazıl’ın tâbiriyle de “öz vatanında parya” olanlara belki de ciddi anlamda devlet aklının nasıl işlediği noktasında ilk bilinci aşılayan kişi olması bakımından kendisini rahmetle anmayı tercih ediyorum. Begoviç’e yönelik sözlerini askerî istihbâri verilerin eşliğinde okuyacak imkânlardan mahrum olduğum için, Özal bahsini geçiyorum. Tabi bugünden baktığımda bu telkini yanlış bularak geçiyorum. Anakronik şekilde Kudüs meselesinde yazar tarafından bu “hatırâ”ya yüklenen anlamı büsbütün yanlış kabul ederek geçiyorum.

Kudüs söz konusu olduğunda, mevcut şartlarda, hiç Bosna’da yaşanan dramın neticeleri örnek olarak sunulabilir mi? Bugün bir “devlet” olarak Bosna-Hersek’in karşılığı nedir? Bunun cevâbını Cemile Haliloviç Tekin’in Bosna-Hersek Devleti adlı kitabını okuduğunuz vakit alabilirsiniz. Bosna-Hersek’te bir devletten ziyâde dünya siyâsetindeki merkez güçlerin rızâsı olmaksızın bir taşın yerinden oynatılamayacağı bir “kördüğüm”ün tesis edildiğini söylemek mümkündür. İzzetbegoviç daha fazla mâsum kanının dökülmemesi ve şartlar gerektirdiği için Dayton’daki anlaşmaya imzâ atmış olabilir. O imzâya bakarak Bosna-Hersek’te her an yeni bir savaşa gebe olan mevcut “devlet düzeni içermeyen devlet”i örnek bir devlet olarak takdim etmek en hafif tâbirle izansızlıktır.

*

Trump’ın Kudüs kararını açıklaması hem “iki devletli çözüm” ekseninde şekillenmiş olan küresel fay hatlarını hem de Ortadoğu’daki bölgesel dinamikleri Filistin meselesi ekseninde yeniden harekete geçirdi. Yazılanlara, verilen tepkilere bakılırsa Filistin meselesinde artık Müslümanların önemli bir bölümünün ufkunu “iki devletli çözüm” belirliyor. Yukarıda sözünü ettiğim yazarın yorumları tipik bir örnek… İki devletli çözüme zamanında “evet” denilmemesi hayıflanarak anılan bir hâdise olarak arz ediliyor. Bu durum nâmusuna el uzatılmış bir kadına, tecâvüzcüsüyle aynı masaya oturtularak kendisinin evet demesi hâlinde muhâtabının evlenme “erdem”ini göstereceğini söylemek gibi bir şey. Bir işgal gücü olarak İsrail’in Filistinliler tarafından tanınmaması kadar doğal olan ne olabilir? Şartlar gerektirdiği için İsrail’in işgal politikasını lânetleyen devletlerin dahi “iki devletli çözüm”e bel bağlanılmasını anlayabiliriz. Ama bu duruma Müslümanların cânı gönülden rızâ göstermelerini beklemek nasıl bir zihniyettir? Kaldı ki İsrail’in politikaları göstermektedir ki “iki devletli çözüm”ün İsrail’in hükmünde bir geçerliliği yok. “İki devletli çözüm”e 1947’de “evet” demedikleri için Filistinlileri suçlamak hangi vicdâna sığar? İsrail’in için tek çözüm Filistin’e ait toprakların hâkimiyetini ele geçirmektir. Bundan dolayıdır ki İsrail Filistin’i bütünüyle teslim alana kadar işgal politikasını sürdürmekte ısrarcıdır.

*

Kudüs ekseninde yapılan tartışmalara baktığımda temel birtakım sorunlar görüyorum. İlki bütün hayâtı bir iki dernekte slogan büyütmekle geçmiş ve ömür tükettikleri derneklerin işlerini dahi adamakıllı çekip çevirmekten âciz kişilerin -önemli bir bölümü iyi niyetli insanlardan oluşuyor- üst perdeden devlet politikası önermeye yeltenmeleridir. Keşke meseleler zannettikleri kadar içinden kolayca çıkılır bir mâhiyet taşısa da falanla ilişkimizi kesebilsek, filanla ittifak kurabilsek ve sorunlar çözülüverse… İnsanların devlet gibi, devletin insanlar gibi düşünmesi içinde bulunduğumuz felâketleri ziyâdeleştiriyor. İkincisi “hamâsî değerlendirmelerin ötesine geçemiyoruz” diyerek olayları târihî, coğrâfî, düşünsel bir derinlik içerisinde değerlendirdikleri intibâını uyandırmaya çalışanların tuzukuruluğudur. Yetki sahibi olsun olmasın dert sâhiplerinin imkânlarının kısıtlılığı, varlık içerisinde olanların ise tuzukuruluğu doluya koysak almayacak boşa koysak dolmayacak bir “durum”u önümüze bırakıyor.

*

6 Aralık’tan beri kendi kendime soruyorum: Trump’ın kararı neyi değiştirir? Kudüs’ün doğusu ve batısıyla 6 Aralık 2017’den önceki konumu neydi ki mezkûr târihten sonra oturduğumuz yerlerden kalkma ihtiyâcını hissettik? Şahsen Mescid-i Aksa’nın altını sessiz sesiz boşaltan politikalara pervâsız bir yıkıcılık içeren politikaları tercih ederim. Hatta hep beraber “çok yaşa İsrail” desek yeridir. Çünkü İsrail bir “bela”, Filistin bir “azap” olarak karşımızda durmasa içimizin yanacağı da aczimizi, şaşkınlığımızı hissedeceğimiz de Müslümanlığımızı ciddiyetle hatırlayacağımız da yok.

Evvelden beri kendime sorduğum soru şu: Yapacaklarımız bugün için bir şeyi değiştirecek mi? Filistin için sokaklarda toplanmamız, sloganlar atmamız, bağıran şiirler, öyküler, köşe yazıları ve romanlar yazmamız; dizi ve filmler çekmemiz… (Bunlar yapılmasın demiyorum.)  İslam İşbirliği Teşkilatı’nda bugün alınan ve önümüzdeki zaman diliminde yetkililerin gerçekleştireceği nice toplantılarda alınacak olan kararlar… (Bu kararlar alınmasın demiyorum.) Kesin cevap: Hayır. Bunların hiçbiri kısa ve orta vâdede Filistin’de bir taşı dahi yerinden oynatmayacak. Gereken dikkat gösterilmediği takdirde, toplumsal enerjimizi boşaltmış bir şekilde, bir iki hafta da üç beş markayı boykot ettikten sonra çoğu zaman olduğu gibi rahatlayarak kalktığımız yerlere geri oturacağız.

Ferden ahlâklı olmadıkça ve kalıcı ilgilere yönelerek insana, tabiata, ilme değer vermedikçe, toplumsal ölçekte bize kendi mecrâmızı bulduracak bir şuur seviyesine erişmedikçe kan kaybetmeye devam edeceğiz.

Kendime sorduğum soruya verdiğim cevap ise şu: Güncel siyâsetin talepleri doğrultusunda değil, teennî şuuruyla düşüncemizi, sanatımızı, siyâsetimizi derinleştirmek/güzelleştirmek temel vazîfemizdir.

Yazar Hakkında

1992’de, İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı (şiir) 2018’de yayımlandı.

Yorum yaz