Düşman bitmiyor. Günümüz insanının kısa, orta ve uzun vadede, özel yahut kamusal alanda, sağda ve solda, aşağıda ve yukarıda çoğalan düşmanları var. Düşman azalmıyor. Düşman tanımları yenileniyor, genişletiliyor, derinleştiriliyor. Düşman görmek ve namluyu düşmana çevirmek teoride ve pratikte, ontolojide ve epistemolojide varlık kanalları açıyor. Ulusal ve uluslararası ittifaklar düşman tanımlarına göre şekilleniyor. WhatsApp’taki arkadaş grupları “dışarıda bırakılan” kişiler üzerinden özelleştiriliyor. Siyasette, akademide, edebiyatta, tıpta, sosyal hayatta varlık alanı “düşmana karşı”, “düşmandan berî” kurgulanıyor. Düşman, kurguları boşa çıkarıyor. Dinin ve düşüncenin söyledikleri karılan yeni düşmanlık harçlarına boşaltılıyor.

Dahili ve harici bedhah belirleme düşüncesinin bizdeki açılımları bu noktada dikkate değer noktalar barındırıyor. Düşman görme konusundaki hüner bugünün meselesi değil. “Üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili” olma düşüncesi muhayyileye ekilen erken bir tohum. Her baharda patlak veriyor. Fakat ilginçtir ki Türkiye’de patlak veren tohumlar düşmanı imha etmiyor. Belki, düşman tanımlarını ortadan kaldırıyor. 1915 Çanakkale’sinden bugüne kadar açılan mevzilerde, özellikle ordunun yapılanışı ve siyasetle ilişkileri dikkate alındığında, “düşman”la kurulan münasebet oldukça netameli bir tablo ortaya çıkarıyor. “Bu” netameli durum, düşmanın kurucu, düşmandan bağımsız varlık imkânı koyabilecek iradenin ise sahada ıskartaya çıkarıldığı bir görüntü arz ediyor.

Paul Lafargue kesin bir yargı ortaya koyar: Modern ordular “iç düşman”ı ezmek için beslenmektedir. Yargısını Paris’in ve Lyon’un kalelerinin şehri yabancıya karşı korumak için değil, isyan durumunda iç düşmanı ezmek için inşa edildiğini söyleyerek destekler.[1] Barikat kurulamayacak, şehri içeriden kuşatmaya imkân vermeyecek şekilde ve “teröre karşı” bir kent tasarlama çabası dünde ve Fransa’da kalmış değil. Çünkü terörün müesses devlet yapılarıyla organik ilişkisi de dünde kalmış bir mesele değil. Bugün de değerin her türü, toplumdaki karşılığı nispetinde “düşman”a karşı araçsallaştırılıyor. Lafargue’ın bıraktığı yerden devam edecek olursam, modern devlet mekanizması işleyişine dâhil etmediği kitleleri ve değerleri onların kendi potansiyel varlık imkânlarına karşı bileyliyor.[2]

Tarihsel bir ürün ve sekülerleşmiş teolojik kavramlar bütünü olarak devletin, Carl Schmitt’in de işaret ettiği üzere, kendi mevcudiyeti dışında hiçbir referansı yoktur.[3] Referanslardaki farklılaşma devlet için “beka sorunu” olarak algılanıyor. Bu anlamda, Türkiye’de beka sorunu, bir iç düşman sorunudur. Çünkü devletin vatandaşları, devleti önceleyen/tâlî kılan birtakım referanslara sahip. Bu referanslarla olan ilişkilerinin sahih olup olmaması, hayatla olan irtibatının düzeyi ayrıca ele alınabilir. Önemli olan nokta şu: İnsanlar, imanı devletin talep ettiği şekilde, devlete münhasır kılma noktasında istenilen kıvama getirilemedi. Dün olduğu gibi, bugün de bunun önündeki yegâne “varlık” İslâm’ın bu topraklardaki “mirası”. Bunun için İslam’ın indirgenmesi gerekiyordu. Bir taraftan manen sahih nesep ilişkilerine sahip damalar kesildi diğer taraftan hâlihazırda var olan kimlik krizinin bağlamı teşkil ettiği bir zeminde dinin bakiyesi, onu temsil ettiği iddiasında olan ve birtakım sorunlarla malul tarikat, cemaat, parti, dernek, vakıf vd. yapılara temsil düzeyinde indirgendi. Gerçekleştirilen bu indirgemenin laiklik programı eşliğinde sivil alana hapsedilmesi devletin seküler teolojik amentüsünün bir neticesiydi.

İnsanlar verili düşman tanımlarına riayet ederken doğrudan kendilerini görmedikleri için/görmedikleri oranda rahatlar. Bu rahatlık, gösterilenlerin koşulladığı bir düşmanlık edebilme imkânını bahşediyor. Gördüklerimiz cetvelle çizilmiş düşmanlık ve öfke biçimleri. Bahşedilen bir imkân olarak “düşmanlık edebilme” sahasının önümüze açılması ve düşmanlık tanımlarının ufkumuza bırakılması esasta bir dayatma içeriyor. Bu dayatma, modern sonrasının civilite etütleri üzerinden ele alınabilecek bir özgürlük tartışmasına işaret etmiyor. Yaşanılan bir açıdan kıble sorunu. Bir başka açıdan ise kıble dayatması. Düşman tanımlarındaki enflasyonun da kimliğini “düşman” üzerinden kurmaya yönelmenin de bu sorunun gündelik hayattaki basit tezahürlerinden başkaca bir anlam taşımadığını düşünüyorum.


[1] Paul Lafargue, Tembellik Hakkı, (Sel Yayınları, İstanbul: 2019), çev. Işık Ergüden, s. 40.

[2] Esasında kültürel iktidar bahsi de burada düğümleniyor. Türkiye’de kültürel alandaki atanmış/alan açılmış entelijansiya, söz konusu bağlam içerisinde, orduya benzer şekilde, “iç düşman”a karşı konumlanıyor.

[3] Wael B. Hallaq, İmkansız Devlet, (Babil Kitap, İstanbul: 2019), s. 64.

Yazar Hakkında

1993’te, İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı (şiir) 2018’de yayımlandı.

Yorum yaz