Cemil Meriç, mümeyyiz vasfını “budalalık ve şımarıklık” olarak belirlediği Recaizade Mahmut Ekrem ile Muallim Naci’nin kavgasının merkezinde bir “gurur yarası” olduğuna işaret eder. Recaizade için “Naci’ye Zemzeme’yi göndermez, sonra Zemzeme’den söz etmedi diye darılır.” der. Pek tabii, estetik, geleneği konumlandırma ve dahası özünde iki farklı medeniyete meylin kan uyuşmazlıklarını da içeren bir kavga bir posta tercihi meselesine indirgenemez. Meriç’in yaptığı da bu değildir fakat sanatkarın gündelik ve basit görünen tercihleri ile “büyük meseleler”deki konum alışı arasındaki ilişkiyi görünür kılması bakımından söylediği önemlidir. Meriç bir şey daha söyler: “Biri İstanbullu, güneş altında yerini tayin etmiş ve bahtiyar; öteki, şöhret ve refahı tırnakları, yani beyniyle fethetmek zorunda bir saraç oğlu. Biri İstanbul’un bütün alafrangalıklarına açık, öteki Şark irfanının zirvesinde, mağrur ve müstağni.”[1]
Türkiye, her zaman için güneş altında yeri tayin olunmuşlar için daha büyük fırsatlar sunan bir ülke oldu; edebiyatta, sanatta, siyasette. Mesela liyakat tartışmasını hiçbir zaman onlar için açmadı. Güneşe ve denize açılan kapıları olan konaklar, imtiyazlı kadroları ve yüklü mirası dededen tevarüs eden kuşaklar, sonradan görme de olsalar, bilâ-kayd ü şart hak sahibi kabul edildi. Hak sahipleri de, yeteneğini, ilmini, sanatını, hiç değilse emeğini göstermeksizin nefes alıp vermeye bile yakıştırılamayanlar zümresinin uzağında bir dünya, bir vatan algısı şekillendirdiler. Ne acı ki her nefesi için bedel ödemesi gereken zümrenin mensupları ise bir “umut ve imkân kapısı içeren” uzaklara, nefret duysalar da kolay kolay sorgulayarak bakamazlar ve onların kendilerini bir şeye yakıştıramayan bakışlarını hemzemin oldukları insanlara çevirirler. Bu durumun iki kanadına birer örnek vereceğim. İlki Celal Şengör. Vaktiyle şunları demişti:
“Osmanlı bir balkan devletiydi. Anadolu bir Osmanlı sömürgesiydi. Bunu hiç kimse unutmasın. Ve Osmanlı’ya karşı ilk ayaklanmalar Anadolu’da başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun kalbi Balkanlardı. Osmanlı’nın konuştuğu dil büyük ölçüde Balkan diliydi. Balkanlar kaybedilince Osmanlı aklını kaybetti. O akıldan kurtulabilenler gelip eskiden sömürge olan Anadolu’yu kurtardılar. Anadolu’yu vatan ittihaz ettiler, vatan haline getirdiler. Onun için ben bugün, bu Anadoluluların işte Osmanlı şöyle iyiydi böyle iyiydi diye Atatürk’e cephe almalarını anlayamıyorum.”[2]
Şengör’ün bu cümleleri, tam da yukarıda sözünü ettiğim “dededen tevarüs etme”nin ve ne kadar sonradan görme de olsa kendini her halükârda “hak sahibi” görmenin ifadesidir. Bu cümleler esasta ise bir borcun ifasıdır. Çünkü nehir söyleşi kitabında Atatürk’ün, Kazım Taşkent’e, Almanya’dan şeker fabrikalarının makinalarını nakledecek bir şirket lâzım olduğunu söylediğini, Taşkent’in aklına da Şengör’ün dedesinin geldiğini anlatır. “Kredi verilip zengin edilecek bu adam”ın, Atatürk’ün ifadesiyle, “bizim” olması şarttır. Şengör dedesinin, tasdik süreçlerinden geçip nihayetinde “kurtulduk” diye eşine müjde verdiğini utanmadan anlatır zira bunda “doğum lekesi” değil bir doğal hak masumiyeti görür. Dede Şengör’e kalan da “Atatürk’ün ona verdiği krediyi binlere”[3] katlamak olmuştur. Bu cümlelerdeki Şengör ile yukarıdaki tespitleri yapan Şengör’ü kıyas etmek, onun ifadesiyle, “bu Anadoluluların” işi olsun, dolayısıyla fikri takibe devam edelim.

Vatanının akıbeti için dertlenen “Anadolulular” ile bir ailenin kariyerinin çatışmasıdır ortadaki. Şengör, esas anlaşılamayacak olanı ters yüz ederek imtiyazlarını, o imtiyazlara on kuşak sonra da ulaşamayacak olanlara bir “kurtuluş hikayesi” olarak seyrettiriyor.
Tabloyu tamamlayacak ikinci örneğe geçebilirim. Şengör’ün tespitine paralel bir okumayı 2017’de, Üçüncü Millî Kültür Şurası’nda Süleyman Seyfi Öğün’den işitmiştim. Öğün “Osmanlı hep Balkanlara yatırım yaptı, Anadolu Selçuklu kaldı” demişti. “Anadolu Selçuklu kaldı” ifadesinin yirmili yaşlarının başında bir genç olarak bana ağır geldiğini hatırlıyorum. İki sebeple: Birincisi Osmanlı’nın varlığı sadece inşa ettiği mimari yapılara indirgenmemeliydi. İkincisi: “Selçuklu kalmak” bir tür “az gelişmişlik” formu olarak değerlendirilmemeliydi. Muğla doğumlu, İşçi Partili bir babanın oğlu olan Öğün’ün vaktiyle 28 Şubat’ta başörtülü öğrenciler hakkında tuttuğu tutanakların kamuoyuna yansıması, bu hususta birçok tanıklığın ortaya çıkması[4] ve Öğün’ün bitmek bilmeyen ve o zamanlardan itibaren de sürekli artan “doksozof mesaisi”nin sebebi[5], her ne kadar Şengör’ün tasnifine göre tam tekmil bir “Anadolulu” olmasa da, anlaşılabilir hale geliyor. Öğün’ün “yasa”yı sorgulama cesareti göstermeyen fakat zaman değişse de resmî tarihin kırmızı çizgilerine riayet eden kanaat teknisyenliği, nihayetinde yeteneklerini göstermeye mahkum bir zümrenin mensubu olarak yönünü “hemzemin olduğu insanlara” çevirmek durumundadır. Kıyasım üzerinden, Öğün ile Naci arasında bir mahiyet benzerliği kurduğum sanılmasın. Bu, Muallim Naci’ye haksızlık olur. Kurduğum analoji, Meriç’in işaret ettiği “güneş altındaki yerin” farkı üzerinden şekilleniyor.
Sözünü ettiğim farka Üçüncü Millî Kültür Şurası sonrası dönemde, 2018’de, yani mavi gözlü açık tenli Ukraynalılara henüz mersiyelerin yazılmaya başlanmadığı ve resmî tarih tezlerini teyit eden bir nefretin olağan üstü boyutlarda Suriyelilerin üzerine boşaltılmadığı, “Filistinli demek toprak satıp yaşayan adam demek” yorumunun üstelik İsrail’in yaptığı soykırımın neredeyse uluslararası bir mutabakatla kabul edildiği bir zaman diliminde henüz yapılmadığı günlerde, Ali Aslan’ın şu tespitlerine denk gelmiştim:
“Osmanlı yönetici kesimi Rumelili idi. Türkiye Cumhuriyeti’nin de kurucuları Rumelili. 1950’den sonra Rumeli ile Anadolu arasındaki denge Anadolu’nun lehine kaydı. Yani Suriyelilerin buraya gelmiş olması Anadolu’nun daha da ağırlığını hissettirmesi demek. Yani Rumeli’den gelmiş olsaydı o belli kesimden insanlar onlara tepki göstermezler. Bu sebepten dolayı. Yani Türkiye’de birçok kutuplaşma var ama böyle bir kutuplaşma da var, Anadolulu ve Rumelili diye.”[6]
Aslan’ın tespiti, Meriç’in işaret ettiği ayrımı o günün ve bugün de cari olan siyasetin diline taşır ve o ayrımın ne denli yapısal olduğunu gözler önüne serer. “Güneş altında yeri tayin olunmuş ve bahtiyar” olanların mirası yalnızca maddi bir sermaye değil, aynı zamanda kendi varlıklarını tartışılmaz kabul ettiren bir söylem iktidarıdır. Bu iktidar, gerektiğinde bir kurtuluş hikâyesine, gerektiğinde bir çağdaşlık tezine, gerektiğinde bilim kisvesine bürünür ama özü değişmez: “hak sahipleri”nin konumunu meşrulaştırmak ve o konumu sorgulayamayacak bir vasatı sürdürmek. Kültürel iktidar meselesine biraz da buradan bakılmalı.
Kemal Tahir 1973’te yayınlanan röportajında Dostoyevski’nin “insanları toptan sevmek alçaklıktır,” mealindeki sözüne atıfla, bu yargının “namuslu insanla namussuz insanı ayırt etme yetkinliği” taşıdığına dikkat çeker. Hümanizmi Batı’nın en namussuz sömürüsü kabul eden Tahir için bu tespit şaşırtıcı olmasa gerek. Ona göre “insanları toptan sevdiğini söylemek” olsa olsa “namusluyla namussuzu, ihanet edenle etmeyeni ayıramama zavallılığındandır.”[7] Ben de boşuna Kemal Tahir’den iktibas yapmıyorum. Mesele benim için isimler değil. Mesele küçük şeyler ve ardındaki büyük meseleler. Bu meseleler de bazı şeyleri ayırt etmeyi gerektiriyor. Hele ki hemen her şeyin biteviye alkışlandığı, her ölenin sırma saçlı ve badem gözlü olduğu şu zamanda.
“Anadoluluların” liyakat sahibi olup olmadığı yüz yıl konuşuldu. Bu kadarı kâfi. Şehit oldular, evlerinden yurtlarından oldular, türlü meziyet sergilediler fakat birilerinin nazarında liyakat sahibi olamadılar. İkinci yüzyılda güneş altında yeri, evvel emirde “tayin edilmiş ve bahtiyar olanlar”ın ve taşıyıcı mahdumlarının doğum lekesi ile namusunu konuşmak gerekiyor. Aşılamayan körlüklere bakılırsa, büyük meseleler bu “küçük şeyler”den bağımsız anlaşılamıyor.
[1] “Mazinin karanlıkları içinde kaybolan bir ışık: Muallim Naci”, Yeni Sanat, Muallim Naci Özel Sayısı, Sayı: 8, (Kasım 1974), s. 44-50; Bkz. Cemil Meriç Konuşuyor, Haz. Mustafa Armağan, (Ketebe Yayınları, İstanbul: 2020), s.45.
[2] “Celal Şengör: Osmanlı bir Balkan devletiydi”, En Son Haber, 5 Kasım 2018, https://www.ensonhaber.com/ic-haber/celal-sengor-osmanli-bir-balkan-devletiydi, (Erişim Tarihi: 24 Mart 2026).
[3] Bir Bilim Adamının Serüveni “Celal Şengör Kitabı”, Söyleşi: Sefa Kaplan, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul: 2010), s.6.
[4] Ahmet Hakan, “Her devrin devrim muhafızı: Süleyman Seyfi Öğün”, Hürriyet, https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/beyazit-pkkli-olmus-deyin-gerisini-anlarim-40039205, (Erişim Tarihi: 24 Mart 2026); Konuya ilişkin bir tanıklık için bkz. “Ahmet Keşli ile Süleyman Seyfi Öğün olayının detayları ve akademide 28 Şubat üzerine röportaj”, İslami Analiz, 16 Ocak 2016, https://islamianaliz.com/haber/7474547/ahmet-kesli-ile-suleyman-seyfi-ogun-olayinin-detaylari-ve-akademide-28-subat-uzerine-roportaj, (Erişim Tarihi: 24 Mart 2026).
[5] Kıvamını kanaat teknisyenliği bağlamında Bourdieu’da bulan bu kavramı Öğün’ün gazete ve tv mesaisini önceleyen yaklaşımı sebebiyle özellikle seçiyorum. Kanaat teknisyenliği ve bu mecralar, özellikle de televizyon arasındaki ilişki için Bourdieu’nun Televizyon Üzerine başlığıyla yayınlanan konuşmasının Görünmez Sansür ve Göstererek Gizlemek başlıklı bölümlerine bakılabilir. Bkz. Pierre Bourdieu, Televizyon Üzerine, (Sel Yayıncılık, İstanbul: 2015), s. 16-26.
[6] Ali Aslan | Türkiye’deki Mülteci Karşıtlarının Temel Motivasyonu İslamofobi, YouTube, 21 Aralık 2018, https://www.youtube.com/watch?v=OYylcVQ59fg, (Erişim Tarihi: 24 Mart 2026).
[7] “Kemal Tahir / Ne Mustafa Kemal’e ne de Atatürk’e karşıyım”, Konuşan: Selim İleri, Yeni Dergi, (Haziran 1973), s. 21.
