“Birkaç insanın kendi doğasını bildiğine inanmama rağmen bu söyleyeceğim sanırım herkesin bildiği genel bir gerçek; dünyada hiç kimse çoğu insanın zengin olduğunda (ne kadar deneyimsiz olursa olsun) her öğüt teklifini kişisel bir saldırı olarak algılayacak kadar akılla dolup taştığını, zor zamanlardaysa tam tersi olarak insanların nereye başvuracağını bilemediğini ve gelen geçene öğüt vermeleri için yalvardığını gözlemlemeden yaşamış olamaz.”

Baruch Spinoza

17. yüzyılın önemli isimlerinden biri olan Baruch Spinoza (1632-1677), Hollanda’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Genç yaşta birçok dil öğrenen Spinoza, teolojiye karşı ilgi duymuş ve çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırmıştır. Bu yıllarda düşünceleri kendi yatağında olgunlaştıkça çevresini rahatsız etmeye başlamış ve bundan dolayı dönemin hahamları tarafından aforoz edilmiştir.

O, Modern felsefede rasyonalist bir metodoloji ekseninde düşünce üretmiş, Kartezyen felsefe geleneğinin etkili bir ismi olmuştur. Onun düşüncesinde her ne kadar modern bir metodoloji üzerine olsa da klasik düşünce geleneğinin öğelerine de rastlamak mümkündür.

 Modern dönemin kurucu isimlerinden René Descartes’ın düşüncelerinden etkilenen Spinoza, Descartes’in düşüncelerini kendine mahsus özellikleriyle temayüz ederek felsefesine belirli noktalarda temel teşkil etmiştir. Descartes felsefesiyle bir nevi hesaplaşan Spinoza; G. Hegel, F. Nietzsche ve Gilles Deleuze gibi önemli düşünürlerin düşünce dünyalarında iz bırakmıştır.

Spinoza bu çalışmasında “Tanrı veya doğa” (Deus sive Natura) kavramlarından hareketle Kutsal Kitap’ın derleme ve aktarılma aşamalarının tarihsel koşullarını konu edinmiştir.

Spinoza, yaşadığı 45 yıllık hayatında etki gücü yüksek eserler ortaya çıkarmıştır. Onun Tanrıbilimsel Politik İnceleme[1] adlı eseri, erken dönem Modern Çağın en önemli eserleri arasında gösterilmektedir. Spinoza bu çalışmasında “Tanrı veya doğa” (Deus sive Natura) kavramlarından hareketle Kutsal Kitap’ın derleme ve aktarılma aşamalarının tarihsel koşullarını konu edinmiştir. O, kitabında varlığın tek bir tözü[2] olduğu iddiasından hareketle aynı zamanda insan-Tanrı ya da insan-doğa ilişkisi hakkındaki düşüncelerine de yer vermiştir. Bilhassa bu eserinde bireyin devletin politik yüzüne karşı özgürlüğünü sorgulamasını ve sorgulamadaki özgürlüğünün politik imkanını tartışmaktadır. Nitekim onun metafizik tasavvurunda Tanrı-doğa ve insan arasındaki ilişki dolaysız diyalektik bir sürece işaret etmese de kesinlikle bir bütünlük arz etmektedir. Dolayısıyla insanı tanımlamak ve anlamak için, onu Tanrı ve doğa ile birlikte ele almak gerekir. Başka bir deyişle her şeyi kendinde var olan ve o olmadan hiçbir şeyin varlığı mümkün olmayan şeydir, Tanrı. Yani, ona göre sonsuz olan Tanrı, varlığın ontolojik sebebi ve her şeyin özsel birlikteliğinin kaynağıdır. Varlığın saygınlığı onun içkinliğinden kaynaklanan nedensel soy kütükte aranmalıdır.

Spinoza bu eserinde din olgusunun insanın “kendi doğasını bilme” iddiasına inanma yanılgısıyla ilintili olduğuna işaret etmektedir. Ona göre insanların inandığı şeyler alışkanlıkları, arzuları, çıkarları ve korkularından oluşan mantıksız şeylerdir. Bu durumu insanların güç-iktidar ilişkisine bağlayan Spinoza, daha çok politik sebeplerin din pratiklerini şekillendirdiğine dikkat çekmektedir. Din öğretilerinin aklı küçümsediği hatta din karşıtı olduğunu iddia etmektedir. Bu iddialarına Kutsal Kitap ve İncil üzerinden örnekler veren Spinoza’ya göre kaba tabirle din, insan aklını zincirlemektedir. Çünkü ona göre din, siyasi manevralar için iktidarın en önemli aracıdır. Ve böylece insanı özgür kılmaktan çok itaat ettirmeye meyilli bir “canavar” a dönüştürmektedir.

Savlarını kilise papazlarının söylem ve eylem tutarsızlıklarıyla destekleyen Spinoza, Tevrat ve İncil’den verdiği örneklerle devletin, bireyin doğal ve yurttaşlık haklarını nasıl engellediğine vurgu yapmıştır. Halbuki halihazırdaki devlet ve din bünyesindeki insana karşın özgür düşünebilen ve aklıyla Tanrı-doğa ile bütünleşik bir insan anlayışı koymaktadır. Çünkü insan bütünsel bir düzenin erdemli bir parçasıdır. İnsan ontolojik olarak diğer varlıklardan ancak kendi öz varlığına sahip olarak ayrılabilir. İnsanın öz varlığı da düşünme ve bilme gücü sayesinde sahip olduğu erdemlerdir. Böylece Tanrıyı bilir ve düşünür. Bundan daha büyük bir iyilik ve mutluluk düşünülemez bu erdeme sahip insan tutkularından ari ve Tanrı’ya ve onunla özdeşleşen doğa düzenini anlama ve ona katılmakla mümkün olabilir. İnsan ancak o zaman erdemli ve mutlu olabilir.

Özetle Spinoza bu eserinde kilise ve iktidar-güç erklerinin egemenliği altındaki insanların, özgür düşünemediklerine ve böylece alışkanlıklarının, arzularının ve en önemlisi korkularının esiri olduklarına dikkat çekmiştir. Böylece bu insanlar erdemlerinden uzaklaştığı gibi mutlu da olamamaktadırlar. Sadece geçici ve aldatıcı arzularının yanılsamalarına inanmaktadırlar. Ayrıca tutsak olan akılları, korkuları yüzünden gün ışığını göremediği gibi görmediklerine de inanmaktadır. Halbuki korkularından, arzularından ve alışkanlıklarından kurtulmanın tek yolu özgür düşünebilmektir. Buna ancak kendimizi ve doğayı tanımakla başlayabiliriz.


[1] Baruch Spinoza, Tractatus Theologico-Politicus ya da Tanrıbilimsel Politik İnceleme, çev. Betül Ertuğrul, (Biblos Yayınevi, İstanbul: 2018).

[2] Spinoza’ya göre töz, var olmak için kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan şeydir.

Yazar Hakkında

1992’de Tatvan’da doğdu. Lise eğitimini Erciş Anadolu Öğretmen Lisesi’nde, lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Bu yıllarda editörlüğünü yaptığı edebiyat dergisinde şiir ve öyküleri yayınlandı. 2015’te Özel Eğitim Bölümü’nden mezun oldu. Şubat 2020’de Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisansını tamamladı. 2015’ten beri MEB’de Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Yorum yaz