“Allah, insanların acı çekmesini istemiyor.
Çünkü Allah Rahman’dır, Allah Rahim’dir.”
| Francis Ford Coppola,
Marrakech International Film Festival,
5 Aralık 2015
|

Dünya bir kâbus içinde debeleniyor. Şehirlerin ışıkları artık korkuyla titriyor. İnsanlar koronavirüs salgınıyla canhıraş mücadele ediyorlar. Dünya Gotham[1] şehri gibi korkunun gölgesinde yaşıyor. Bilimin ve aklın çareler aradığı bu dönemde hastalık özellikle yaşlı ve kronik rahatsızlığı olan insanlar üzerinde çok etkili olmakta. Bu pandeminin yüzbinlerce insanın ölümüne yol açacağı ifade ediliyor. Hatta gerekli önlemler alınmadığı takdirde bu rakamlar milyonları bulabilecek. Bu kötü tablo içerisinde evinde kalmak zorunda kalan milyonlarca insanın şu an yaşadığı en büyük duygu “korku”. Bu doğal duygunun insanın her uyanışında kendi ruhundan ayıramayacağı, normalleşmeye giden bir ruh haline dönüşüyor. Çünkü korku, insanları cezalandırmaktan daha beter bir şeydir. Bir cezanın şartları az çok bellidir. Korku, belirsizlikle beslenir; belirsizlik de bize dehşet verir.

İşte bu ruh hali içerisinde ne yapacağını bilmeyen insanlar çaresiz bir bekleyiş içerisindeler. Bu zor zamanlarda konuşmak büyük önem arz ediyor. Özellikle kötü senaryolarla insanların daha fazla paniğe kapılmamaları için ehil insanların konuşmaları insanları bir nebze de olsa rahatlatabilir. Nitekim küresel dünyanın hızlı iletişim ağı sayesinde “information” seli, bizi sürekli korkuya sevk edebiliyor. İnsanlar da çare olarak evlerinde daralan ruhları için bir liman arıyorlar. Her şeyden üstün gördükleri medeniyetlerinin bir virüs karşısındaki acziyetini izliyorlar. Ölüm haberlerini, hızla yayılan salgının ilerleyişini dikkatle takip ediyorlar. Bilimin seküler argümanları sokaktaki insanın ruhunu teskin etmeye yetmiyor. İnsanların bir kısmı komplo teorilerle avunmak yerine son sığınak olarak inandıkları kutsallara sarılmayı tercih ediyorlar. Mesela koronavirüs salgınının en etkili olduğu ülkelerden biri olan İtalya’da papa I. Franciscus, Aziz Petrus Meydanı’nda duaya durdu. Bazı piskoposlar helikopterlerle şehirlerini salgından korumak için kutsadılar. Hatta canlı yayında bir papaz koronavirüsü Hz. İsa adına tehdit edip kovmaya çalıştı. Avrupa ülkelerinde (Almanya, Hollanda, …) Müslümanlar için yıllar sonra hoparlörden ezan sesleri yükseldi. Ülkemizde de tedbir amaçlı cemaatle namaz geçici olarak yasaklandı. Ancak yatsı namazından önce salalar okundu, yatsı ezanından sonra da dualar edildi.

Vaziyet böyleyken konuşmamak elimizde mi? Peki, neyi konuşacağız? Her gün yayınlanan ölüm haberlerini mi, vaka sayılarını mı, geçmişte yapılan hataları mı, gelecekte olacakları mı? … Bu sorular bizi ikna ve teskin etmeyecek. Halbuki bilim bize salgın hakkında sebep sonuç ilişkisi içinde bilgi sunuyor, felsefe ise mantık çerçevesinde bu durum hakkında düşündürüyor. Sorular sorduruyor. Fakat din ise durumu anlamlandırıyor; kalbimizi teskin, aklımızı ikna ediyor. Ben de buradan hareketle afet ve felaketler karşısında din mefhumunun biz insanlara çağrıda bulunduğu iki noktaya değinmek istiyorum. Birincisi dinin teskin edici rolü; ikincisi dinin yardımlaşma rolü üzerine kısa bir değerlendirmede bulunmak istiyorum. Ve en son yarın ne olacak sorusuna cevap niteliğinde kısa bir değerlendirme yapacağım.

Tarih kitaplarından öğrendiğimiz kadarıyla insanlık tarihi türlü felaketlere maruz kalmıştır. İnsanlar uğradıkları felaketleri hurafe ve tılsımlarla açıklama yoluna gitmişlerdir. İnsanlar uğradıkları afet ve felaketleri çoğunlukla tanrılarının savaşlarına ve lanetlenmiş addettikleri varlıklara bağlamışlardır. Kimi toplumlar olanları yapıp ettikleri için bir ceza kimi toplumlar da musibet olarak değerlendirmişlerdir. Nitekim İslam dini de musibetleri birer ilahi “ayet” olarak değerlendirir. Kur’an-ı Kerim’de en büyük olaylardan biri olan Nuh Tufanı bir musibet olarak değil, ibret için bir ayet olarak değerlendirilir.[2] İnananların yaratıcılarına olan bağlılıklarını pekiştirmesi, kendilerini sorgulamaları, günahlarından vazgeçmeleri için birer fırsat ve işaret olarak kabul edilir. Musibetlerle ilgili Kur’an-ı Kerim’de “İbret alın ey akıl sahipleri”[3] ikazı sıkça tekrar etmektedir. İslam dininde peygamberler gittikleri toplumların önderleri olmuş onları belalardan ve felaketlerden korumak için ikazlarda bulunmuşlardır. Peygamberler inananları sabırlı olmaları ve sonunda Allah’ın huzurunda hesap verecekleri noktasında ikaz etmişlerdir.[4]

Bugün salgın sebebiyle evcil durumda olan insanlar korku ve endişenin sarıp sarmaladığı şehirlerin sokaklarına baktıklarında; ontolojik gerçekliklerinin bir sonucu olan ölüm sessizliğini dinleyecekler.

İslam özelinde dinin bir başka fonksiyonu da yardımlaşmadır. İslam dini Müslümanların başta yakın akrabaları ve komşuları olmak üzere birbirlerine kol kanat germelerini tembihlemiştir. Özellikle zor günlerde insanların birbirlerinin dertleriyle meşgul olmaları gerektiği vurgulanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de yardımlaşma ile ilgili “infak” kelimesi sıkça kullanılmıştır.[5] Ayrıca Müslümanların müslim-gayrimüslim ayrımı yapılmaksızın yetim, yoksul ve yolda kalmış ihtiyaç sahiplerine yardım edilmesi emredilmiştir.[6] Buradan hareketle İslam dini zor zamanlarda artan izolasyon sürecinin olumsuz etkilerini hafiflettiğini söyleyebiliriz. İslam dinin hayata kattığı bu anlamlı katkı sayesinde toplumsal iletişim ağlarının sürekli açık ve işlevsel kalması yönünde önemli etkiye sahip olmuştur.

Yukarıda İslam dini özelinde değinilen hususlar diğer dinler nezdinde de kısmen değerlendirilebilir. Bu anlatılanlardan hareketle insanların ekseriyetinin hayata olan bağlılıklarının din mefhumundan bağımsız bir şekilde düşünülmesinin zor olacağı görülmektedir. Ayrıca vaktinde din olgusunu bir tehdit ve engel olarak gören pozitivist anlayış, din olgusunu perdenin arka tarafında tutmak istemişti. Zaman içerisinde bu girişimlerin (kısmen başarılı olduğu söylenebilir) hangi ölçüde başarılı olduğunu belki bugünlerde tekrar değerlendirebiliriz. Evet, bugün akılın ve bilimin önemini yadsıyamayız. Ancak din olgusunun insan hayatındaki ontolojik gerçekliğini de görmemezlikten gelemeyiz.

Salgınla birlikte tüm yaşananların küresel bazda ne kadar büyük bir değişime sebep olacağı merak konusu. Fakat bu süreç devam ederken kehanetlerde bulunmak pek mantıklı olmayacaktır elbette. Nitekim yaşananlara baktığımızda sosyal bilim ve tarih bize bazı şeyleri de hatırlatacaktır. Öncelikle bu salgın sürecinin dünyadaki sosyo-ekonomik dengeleri, kısmen de olsa, değiştireceğini söyleyebiliriz. Ancak ileride büyük toplumsal dönüşümlere yol açıp açmayacağını kısa vadede kestirmek zor olacaktır. İnsanlık tarihinde benzer dönemler olmuştur lakin etkilerini belli bir zamandan sonra görmek mümkün olmuştur. Sosyolojik bir öngörüde bulunmak bu açıdan erkendir. Fakat her toplumsal dönüşümün ve kırılmanın arkasında toplumu etkileyen salgınlar, afetler ve savaşlar gibi olaylar olmuştur. Bu minvalde bakıldığında ileride kesin bir değişimden söz etmek mümkün olsa dahi hangi ölçüde ve hangi etkinlikte olacağını kestirmek pek mümkün görünmemektedir. Nitekim sosyolojik olarak insanlar eski alışkanlıklarını, günlük rutinlerini ve süreğen işlerini terk etmek istemedikleri için ilk etapta toplumlar kısa süre içinde eski düzenlerine dönmeyi tercih etmektedirler. Bunun yanı sıra insanlar bu tercihlerini gerçekleştirme noktasında ne kadar başarılı olacakları da belirsizdir.

Son olarak, bugün salgın sebebiyle evcil durumda olan insanlar korku ve endişenin sarıp sarmaladığı şehirlerin sokaklarına baktıklarında; ontolojik gerçekliklerinin bir sonucu olan ölüm sessizliğini dinleyecekler. Bu sessizlik içerisinde düşünmek için çok zamanları olacak. Belki de bencil hayatlarının toplumsal bağlarla ne oranda örülü olduğunu er ya da geç anlayacaklardır.


[1] Gotham, DC Comics tarafından oluşturulan kurgusal şehrin adıdır. Şehir, sürekli kötülüklerle mücadele eden Batman adlı maskeli kahramanın yaşadığı yer olarak bilinir.

[2] Ankebut 14-15.

[3] Haşr 2.

[4] Bakara 156.

[5] Fatır 29, Kassas 54, İbrahim 34, Tevbe 92

[6] Bakara 215.

Yazar Hakkında

1992’de Tatvan’da doğdu. Lise eğitimini Erciş Anadolu Öğretmen Lisesi’nde, lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Bu yıllarda editörlüğünü yaptığı edebiyat dergisinde şiir ve öyküleri yayınlandı. 2015’te Özel Eğitim Bölümü’nden mezun oldu. Şubat 2020’de Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisansını tamamladı. 2015’ten beri MEB’de Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaktadır.

2 yorum

  1. Kenan Çeliker Üzerinde

    Hocam güzel konulara değinmişsiniz
    İnsanı derin düşünceler mahveder
    Nitekim bu günlerde çok derin endişerimiz var
    Toplum olarak Aile olarak insan olarak
    Emeğinize sağlık

Yorum yaz