Bilim ile felsefe arasındaki ilişki, modern zihnin sevdiği türden net ayrımlara direnen bir ilişkidir. Bu iki alan, tarih boyunca bazen birbirine yaslanmış, bazen birbirini dışlamış ama hiçbir zaman bütünüyle kopmamıştır. Çünkü insanın bilme arzusu, disiplinlerden önce gelir. Bilgi, önce bir ihtiyaçtır; sonra yöntem, sonra kurum ve nihayetinde iktidar.
Antik çağdan itibaren bilmek, aynı zamanda anlamlandırmak demekti. Doğa karşısında konumunu belirlemeye çalışan insan, evreni açıklarken kendisini de açıklamaya çalışıyordu. Bu yüzden erken dönem düşünürleri için “bilim” ile “felsefe” arasında ayrım yapmak anlamsızdı. Gökyüzünü inceleyenle varlığı sorgulayan, aynı zihinsel uğraşın farklı yönlerine bakıyordu. Bilgi, parçalanmış değil; bütünlüklüydü.
Ne var ki modern dönemle birlikte bu bütünlük bozulmaya başladı. Bilim, ölçülebilir olanın, hesaplanabilir olanın ve tekrar edilebilir olanın alanı olarak kendi sınırlarını çizdi. Bu sınırlar ilk bakışta büyük bir özgürlük vaat ediyordu: belirsizlikten arınmış, gizemsiz, tamamen şeffaf bir dünya. Ancak zamanla bu şeffaflık vaadi, yerini yeni türden bir kapalılığa bıraktı. Bilim, açıklamak isterken başka türden karanlıklar üretmeye başladı.
İşte “bilimler felsefesi” tam bu noktada sahneye çıktı. Bilimi yalnızca sonuçlarıyla değil, yapısıyla ele almak isteyen bir düşünce biçimi olarak. Bilimler felsefesi, bilimi bir olgular toplamı olarak değil; düzenlenmesi gereken bir sistem olarak gördü. Bilgiyi sınıflandırmak, bilimleri hiyerarşik bir yapıya oturtmak ve bu yapı üzerinden ilerleme fikrini temellendirmek istiyordu. Çünkü modern akıl için ilerleme, düzenle mümkündü.
Bu düzen fikri masum değildi. Düzen, aynı zamanda denetim demekti. Hangi bilginin “bilimsel” sayılacağına, hangisinin dışarıda bırakılacağına karar veren bir anlayış doğdu. Metafizik, sezgi, inanç ve hatta kimi zaman etik sorular, bilimin sınırlarının dışında ilan edildi. Bilgi saflaştırıldı; fakat bu saflaşma, insan deneyiminin önemli parçalarının dışlanması pahasına gerçekleşti.
Epistemoloji ise bu saflaşmaya sessiz kalmadı. Bilgiyi yalnızca doğruluk ölçütleriyle değil, imkân koşullarıyla ele aldı. “Ne biliyoruz?” sorusundan çok, “nasıl biliyoruz?” sorusuna odaklandı. Bu yönüyle epistemoloji, bilime yöneltilmiş bir düşmanlık değil; bilimin kendi üzerine düşünmesiydi. Bilginin tarihsel, zihinsel ve toplumsal boyutlarını görünür kılmaya çalıştı.
Ancak epistemolojinin ortaya çıkışı yalnızca düşünsel bir zorunluluğun sonucu değildir. Aynı zamanda siyasal ve toplumsal dönüşümlerin de ürünüdür. Bilimin modern toplumda kazandığı otorite, onu sorgulanamaz bir konuma yerleştirme tehlikesini beraberinde getirdi. Bilim, yalnızca hakikati açıklayan değil; norm koyan, meşrulaştıran ve yöneten bir güç haline geldi. Bu noktada epistemoloji, bilginin iktidarla kurduğu ilişkiyi açığa çıkaran kritik bir araç oldu.
Aydınlanma düşüncesi bu sürecin merkezinde yer alır. Akla duyulan güven, insanın kendi kaderini tayin edebileceği fikrini doğurdu. Bu büyük bir kazanımdı. Ancak aklın mutlaklaştırılması, başka türden bir körlüğü beraberinde getirdi. Akıl, kendi sınırlarını unutmaya başladı. Her şeyi açıklayabileceğini sandıkça, açıklayamadığı şeyleri değersizleştirdi.
Oysa bilginin tarihi, ilerleme kadar kırılmaların da tarihidir. Bilim, sürekli olarak kendini düzeltir; eski doğruları yıkar, yenilerini kurar. Bu durum, bilimin zayıflığı değil; tam tersine, onun canlılığının göstergesidir. Ancak bu canlılık, bilimin mutlak bir hakikat deposu olarak görülmesine engel olmalıdır. Çünkü bilim, insan aklının ürünüdür ve insan aklı da tarihsel, sınırlı ve yanılabilir bir yapıya sahiptir.
Bu noktada epistemoloji, bilimi insanileştiren bir düşünce alanı olarak önem kazanır. Bilgiyi tanrısal bir kesinlikten indirip, insani bir çabaya dönüştürür. Bilmenin bir süreç olduğunu, hatalarla, geri dönüşlerle ve krizlerle ilerlediğini gösterir. Bilgi, varılacak bir son değil; sürdürülecek bir arayıştır.
Bugün hâlâ bilim felsefesi ile epistemoloji arasındaki gerilim devam ediyorsa, bunun nedeni bilginin kendisinin hâlâ bir problem olmasıdır. Bilgi üretmeye devam ediyoruz; fakat bilgeliği ihmal ediyoruz. Ölçüyoruz, hesaplıyoruz, sınıflandırıyoruz; ama anlamı çoğu zaman ıskalıyoruz. Bilim ilerlerken, insanın kendisiyle kurduğu ilişki zayıflayabiliyor.
Belki de artık sormamız gereken soru şudur: Bilim ne kadar ilerlediğiyle değil, insanı ne kadar derinleştirdiğiyle değerlendirilebilir mi? Bilgi bizi sadece güçlü mü kılıyor, yoksa daha sorumlu mu? Epistemolojinin asıl katkısı, bu soruları canlı tutmasında yatıyor olabilir.
Çünkü bilgi, yalnızca bilmek değildir. Bilgi, insanın kendisiyle yüzleşme biçimidir. Ve bu yüzleşme, ancak aklın eleştiriye açık olduğu, bilimin sınırlarının farkında olunduğu ve hakikatin hiçbir zaman tamamen ele geçirilemeyeceğinin kabul edildiği bir zeminde mümkün olabilir.