Erken modern dönemde bilim ile din arasındaki ilişki, çoğu zaman bir çatışmanın kaçınılmaz yükselişi olarak anlatılsa da, gerçekte bu süreç çok daha karmaşık, çok katmanlı ve çift yönlü bir dönüşümün ürünüdür. Ortaçağ boyunca evren, Tanrı’nın düzeninin hem metafizik hem de fiziksel yansıması olarak kabul ediliyor; teoloji, kozmolojinin kurucu ilkelerini belirleyen temel disiplin niteliğini taşıyordu. Aristotelesçi kozmoloji ile Hristiyan teolojisinin eklemlenmesi, yüzyıllar boyunca düşünsel istikrar sağlayan bir çerçeve sundu. Ancak Kopernik’in Güneş merkezli modeliyle başlayan ve Kepler ile Galilei’nin çalışmalarıyla derinleşen bilimsel kırılma, yalnızca fiziksel evren tasarımını değil, Tanrı–doğa–insan ilişkisinin de yeniden yorumlanmasını zorunlu kıldı.

Bu dönemde dini otoritenin bilimsel yeniliklere gösterdiği direnç, çoğu zaman fikrî bir muhafazakârlıktan çok daha fazlasını temsil eder. Kopernikçi sistem, dünya merkezli teolojik düzeni sarsmakla kalmamış; kutsal metinlerin kozmolojik yorumunu tartışmaya açmış, dolayısıyla dinî kurumların epistemolojik otoritesini tehdit etmiştir. Dünya’nın merkezde olmadığı bir evren tasarımı, insanın yaratılış planındaki konumunu da yeniden düşünmeyi gerektiriyordu. Bu nedenle Luther’in Kopernik’e yönelik ağır eleştirileri, yalnızca bilimsel bir öneriye değil, dinî düzenin temellerine yönelmiş bir tehdit algısının ifadesidir. Benzer şekilde Galilei’nin Engizisyon karşısında yargılanması, bilim–din çatışmasının sembolik zirvesi olarak görülür; fakat bu olay bile çatışmayı tek yönlü bir bastırma hareketi olarak okumak için yeterli değildir.

Gerçekte bilimsel yeniliklerin çoğu, erken modern dönemde dinî inançtan tamamen kopmuş bir zihinle değil, Tanrı’nın evreni nasıl düzenlediğini anlamaya çalışan içsel bir motivasyonla gerçekleştirilmiştir. Kepler’in evreni matematiksel bir armoni olarak kavrayışı, açıkça Yeni Platoncu ve aynı zamanda teolojik bir arka plana sahiptir. Newton bile doğayı matematiksel yasalarla açıklarken, bu yasaların kökeninde Tanrı’nın rasyonel iradesinin bulunduğunu düşünür. Onun için doğa, Tanrı’nın düzeninin bir tezahürüydü; evrensel çekim yasası bile Tanrı’nın evrene içkin bir düzen verdiğini gösteriyordu. Dolayısıyla erken modern bilginin birçok temsilcisi, bilimi dini inanca karşıt bir alan olarak değil, Tanrı’nın yaratılış planını daha doğru ve sistemli şekilde anlamanın bir yolu olarak görmüştür.

Bilimsel Devrim’in din ile ilişkisini anlamak için iki paralel dönüşümü aynı anda göz önünde bulundurmak gerekir. Birincisi, kutsal metinlerin kozmolojik otoritesinin zayıflaması ve teolojik dogmaların fiziksel evrenin işleyişini açıklamada yetersiz kalmasıdır. İkincisi ise Tanrı’nın doğadaki eyleminin giderek daha “yasalar” üzerinden anlaşılmasıdır. Bu durum, Tanrı’nın rolünün yok edilmesi değil, kozmik mekanizmanın Tanrısal iradeden bağımsız olarak işleyen düzenli bir yapıya sahip olduğunun kabul edilmesidir. Newton’un Tanrı anlayışı bile, doğayı sürekli müdahale gerektiren bir sistem değil, bir kez kurulmuş ve matematiksel ilkelerle işleyen bir düzen olarak tasavvur eder. Böylece bilim ile din arasındaki ilişki, çatışma ekseninden çok, Tanrı’nın evrene nasıl müdahil olduğu sorusu etrafında yeni bir anlam kazanır.

Bu dönemde ortaya çıkan bir diğer kritik dönüşüm, doğanın kutsallığının metafizik zeminden çıkarılıp matematiksel yasalar düzeyine taşınmasıdır. Ortaçağ düşüncesinde kozmik düzen, Tanrı’nın doğrudan müdahalesinin sonucu olarak görülürken, erken modern düşüncede düzen Tanrı’nın aklının bir yansıması olarak matematiksel biçimde okunur hâle gelir. Kepler’in “Tanrı, evreni matematiksel sayılarla düşünmüştür.” sözü ile Galilei’nin “Doğa matematik dilinde yazılmıştır.” ifadesi aynı doğrultuya işaret eder. Bu iki bakış, bilim ile dini bütünüyle karşıt değil, aynı düzenin farklı katmanlarını açıklayan iki anlam çerçevesi olarak görür.

Erken modern dönemde bilim ile din arasındaki gerginliğin önemli bir boyutu da epistemik otoritenin el değiştirmesidir. Ortaçağ’da bilgi, otoriteye ve geleneksel yorumlara dayanıyordu; fakat Galilei’nin deneysel yöntemi, Kepler’in matematiksel öngörüsü ve Newton’un kuramsal senteziyle birlikte bilgi, gözlem ve matematiksel kanıt üzerine kurulan bağımsız bir alana dönüşmüştür. Bu dönüşüm, bilimi teolojik otoriteden tamamen koparmamış fakat epistemik bağımsızlığını kurarak modernliğin temelini oluşturmuştur. Böylece bilim, kutsal metinlerin açıklama yetkisini sınırlamış, ancak Tanrı’nın varlığını veya dini inancı zorunlu olarak dışlamamıştır. Din, bu yeni çerçevede doğanın “amaç” ve “yaratılış” yönünü anlamaya yönelik bir zemin sunarken, bilim fiziksel işleyişi açıklamaya odaklanan bağımsız bir alan hâline gelmiştir.

Sonuç olarak erken modern dönemde bilim ile din arasındaki ilişki basit bir çatışmanın değil, çok katmanlı bir dönüşümün ürünüdür. Kopernik’in kozmolojik cesareti, Kepler’in matematiksel teolojisi, Galilei’nin deneysel yöntemi ve Newton’un mekanik evren tasarımı; hem teolojik hem bilimsel dünya görüşünün yeniden yapılanmasını sağlamıştır. Bu süreçte din, evrenin düzenini açıklayan tek otorite olmaktan çıkmış; fakat bilimsel aklın ortaya koyduğu yasalarla birlikte Tanrı’nın evreni hangi akli ilkelere göre kurguladığını anlamaya yönelik yeni bir çerçeve kazanmıştır. Bilimsel Devrim, dini yok eden değil, dinin evrene dair rolünü dönüştüren bir süreçtir. Bu dönüşüm, modern bilginin hem rasyonel hem metafizik köklerini içinde barındıran, insan aklının evreni anlama çabasının en önemli aşamalarından biridir.

Yazar Hakkında

Nuh Muaz Kapan, Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Felsefe, Sosyoloji ve İlahiyat eğitimi aldı. Aynı üniversitenin İlahiyat Fakültesi’nde Bilim Felsefesi alanında yüksek lisansını tamamladı. Felsefe, sosyoloji ve çocuk yayınları alanındaki çalışmalarıyla düşünceyi yaşama dönüştürmeyi hedefler; Bursa’da yaşamaktadır.

1 Yorum

  1. Pingback: Galilei ve Newton: Doğanın Matematiksel Dilinin Kurulması ve Modern Bilim Aklının Kurumsallaşması

Yorum yaz