Sosyal bilimlerde bilgi üretimi, yalnızca yöntemsel bir sorun değil; araştırmacının toplumsal dünya içindeki konumlanışı, duygusal bağlılıkları ve sembolik sermaye ilişkileriyle iç içe geçmiş bir epistemik pratiktir. Norbert Elias’ın involvement–detachment (içerilme-mesafe) ayrımı bu pratiğin duygusal ve tarihsel boyutlarını görünür kılarken, Pierre Bourdieu’nün kullanıdığı self-refleksivity (öz-refleksivite) kavramı bu görünürlüğü bilimsel sorumluluğa dönüştüren ikinci bir teorik çerçeve sunar. Elias’ın içerilme ve mesafe arasındaki dinamik denge arayışı, Bourdieu’de araştırmacının kendi konumunu, habitusunu ve alan içindeki çıkarlarını sistematik olarak sorgulamasıyla tamamlanır.

Elias, sosyal bilimcinin incelediği dünyadan bütünüyle kopamayacağını fakat kontrolsüz angajmanın bilgiyi ideolojiye dönüştürdüğünü vurgular. Bourdieu ise bu sorunu daha ileri bir düzlemde ele alır: Sorun yalnızca duygusal içerilme değildir; aynı zamanda akademik alanın (field) ürettiği görünmez çıkarlar, meşruiyet mücadeleleri ve sembolik iktidar ilişkileridir. Bu nedenle refleksivite, basit bir “kendinin farkında olma” hâli değil; bilimsel bilginin üretim koşullarını belirleyen nesnel ilişkilerin araştırmacı üzerindeki etkisini açığa çıkarma çabasıdır.

Bourdieu’ye göre refleksivite, araştırmacının kendi toplumsal kökenini, eğitim yolunu, akademik alan içindeki konumunu ve sahip olduğu sermaye türlerini (kültürel, sosyal, sembolik) analizin nesnesi hâline getirmesidir. Bu yaklaşım, Elias’ın “kontrollü mesafe” talebini kurumsallaştırır. Zira mesafe, yalnızca duyguların dizginlenmesiyle değil; araştırmacının kendi konumunun bilgi üzerindeki etkisini görünür kılmasıyla mümkündür. Bu bağlamda refleksivite, detachmentın metodolojik karşılığı olarak okunabilir.

Ancak Bourdieu, refleksivitenin psikolojik bir içe dönüşe indirgenmesine karşı uyarır. Öz-refleksivite, bireysel niyet ve samimiyet beyanlarından ibaret değildir; aksine, araştırmacının içinde yer aldığı alanın yapısal baskılarını ve akademik habitusun bilgi üretimini nasıl yönlendirdiğini açığa çıkarmayı hedefler. Bu yönüyle öz-refleksivite, Elias’ın involvement kavramını daha somut bir zemine taşır: İçerilme yalnızca duygusal değildir; aynı zamanda kurumsal ve alan-içi bir içerilmedir.

Bu iki yaklaşım birlikte düşünüldüğünde, sosyal bilimlerde bilginin imkânı daha berrak hâle gelir. Elias, bilginin duygusal koşullarını; Bourdieu ise bilginin toplumsal ve kurumsal koşullarını görünür kılar. Aşırı içerilme, Elias’ta ideolojiye; Bourdieu’de ise alanın doxasına teslimiyete karşılık gelir. Detachment ve refleksivite ise bu teslimiyeti kırmanın iki tamamlayıcı yoludur.

Bu çerçeve, özellikle din, siyaset ve kamusal alan gibi yüksek sembolik yüklü konuların analizinde hayati öneme sahiptir. Bu alanlarda çalışan araştırmacılar, çoğu zaman farkında olmadan ya savunmacı ya da suçlayıcı pozisyonlara savrulurlar. Elias’ın uyardığı gibi bu savrulmalar, aşırı involvement’ın ürünüdür. Bourdieu ise bu savrulmanın ardındaki alan-içi teşvikleri gösterir: Akademik meşruiyet arayışı, politik konumlanışların prestij üretimi, belirli söylemlerin “bilimsel” sayılması. Öz-refleksivite, bu teşviklerin analizin parçası hâline getirilmesini zorunlu kılar.

Bu noktada sosyal bilimcinin görevi, ne “tarafsızlık” iddiası arkasına saklanmak ne de angajmanı erdem olarak yüceltmektir. Görev, kendi angajmanının nesnel koşullarını açığa çıkarmaktır. Bourdieu’nün ifadesiyle refleksivite, bilimi ahlaki bir arınma pratiğine değil; epistemik bir titizliğe dönüştürür. Araştırmacı, kendi sözünün hangi güç ilişkileri içinde üretildiğini gösterdiği ölçüde bilimsel sorumluluğunu yerine getirir.

Bu yaklaşım, Elias’ın tarihsel uygarlık süreciyle de uyumludur. Toplumlar karmaşıklaştıkça, yalnızca bireylerin değil; kurumların da özdenetim kapasitesi artar. Refleksivite, bu özdenetimin akademik karşılığıdır. Sosyal bilim, ancak kendi üretim koşullarını sistematik biçimde sorguladığında kamusal akla katkı sunabilir. Aksi hâlde bilgi ya ideolojik sadakatin ya da alan-içi rekabetin aracına dönüşür.

Sonuç olarak, Elias’ın involvement-detachment çerçevesi ile Bourdieu’nün refleksivite ve öz-refleksivite yaklaşımı birlikte okunduğunda, sosyal bilimlerde bilginin imkânı daha güçlü bir teorik temele kavuşur. Bilgi, ne duygusal angajmandan arındırılmış bir teknik ürün ne de saf bir ahlaki pozisyondur. Bilgi, duygusal içerilmenin farkında olan, kurumsal konumunu açığa çıkaran ve analitik mesafeyi metodolojik ilke hâline getiren bir pratik olarak ortaya çıkar.

Bu perspektif, sosyal bilimciye ağır ama vazgeçilmez bir sorumluluk yükler: Kendi sözünün toplumsal koşullarını gizlemek değil, onları açıklamak. Ancak bu açıklık sayesinde sosyal bilim, ideoloji ile eleştiri arasındaki ince çizgiyi koruyabilir ve kamusal alanda sahici bir epistemik otorite üretebilir.

KAYNAKÇA:

Norbert, E. (2013). Elias, N., & Jephcott, E. (1987). Involvement and detachment. Blackwell.

Bourdieu, P. (2023). Düşünümsel Sosyolojiye Davet. (Çev. Nazlı Ökten). İstanbul: İletişim Yayınları.

Yazar Hakkında

1992’de Tatvan’da doğdu. Lise eğitimini Erciş Anadolu Öğretmen Lisesi’nde, lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Bu yıllarda editörlüğünü yaptığı edebiyat dergisinde şiir ve öyküleri yayınlandı. 2015’te Özel Eğitim Bölümü’nden mezun oldu. Şubat 2020’de Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisansını tamamladı. 2015’ten beri MEB’de Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Yorum yaz