Richard Sennett’in Düşüncesinde Sanat, Kimlik ve Kamusal Alan

Bu metin, sosyolog Richard Sennett’in The Performer adlı eseri ve katıldığı akademik tartışmalar ışığında, performans kavramının toplumsal ve politik boyutlarını ele almaktadır. Sennett, performansın yalnızca sahnede sergilenen bir sanat pratiği olmadığını; anlatı (storytelling) ve imgelem (imaging)’le insanın kendini dünyaya açma biçimlerinin kurucu bir unsuru olduğunu savunur. Bu çerçevede performans, estetik bir icradan ziyade, kamusal alanda kimliklerin, iktidar ilişkilerinin ve meşruiyet biçimlerinin üretildiği bir eylem alanı olarak kavramsallaştırılır.

Makalede, sanatsal performans ile gündelik yaşamda ortaya çıkan performatif edimler arasındaki ontolojik kopuş, Denis Diderot’nun Paradox of Acting (Oyunculuk Paradoksu), Niccolò Machiavelli’nin The Prince (Hükümdar) ve çağdaş sağ popülizmin performatif başarısı birlikte ele alınmaktadır. Özellikle Donald Trump, Boris Johnson ve Silvio Berlusconi gibi figürlerin “şovmenlik” (showmanship) üzerinden kurdukları politik tahakküm, Sennett’in The Fall of Public Man (Kamusal İnsanın Çöküşü), The Hidden Injuries of Class (Sınıfın Gizli Yaraları) ve “samimiyet ideolojisi” (ideology of intimacy) kavramları çerçevesinde analiz edilmektedir.

Richard Sennett, insan ifadesinin yapısal kodlarını üç temel yetiye dayandırır: anlatı, imgelem ve performans. Performans, ona göre soyut ve mantıksal bir fikrin bedensel ve duyusal bir gerçekliğe çevrilme sürecidir. Bu süreç, yalnızca profesyonel sanatçılara özgü değildir; birey gündelik hayatta alışveriş yaparken, kamusal alanda konuşurken ya da siyasal bir kimlik sergilerken sürekli performatif edimler üretir. Ancak Sennett, modern kültürde yaygın olan “sanat ile yaşam arasında dikişsiz bir süreklilik olduğu” varsayımına karşı çıkar. Sanatsal performans ile gündelik performans arasında bir disjunct (ayrık-kopuş) bulunduğunu savunur. Bu kopuş, sanatın disiplin, tekrar ve mesafe gerektiren yapısıyla, gündelik hayatın çoğu zaman denetimsiz ve refleksif performansları arasındaki farktan kaynaklanır.

Sennett’in The Fall of Public Man’da geliştirdiği eleştiri, bu ayrımın siyasal sonuçlarını görünür kılar. Modern toplumda hâkim olan inanç, kişiler arası “yakınlığın” (closeness) mutlak bir kamusal değer olduğu yönündedir. Bu “samimiyet efsanesi”, kamusal rol ile özel duygular arasındaki mesafeyi aşındırır. Günümüzde siyasal liderlerin özel hayatlarını, bedenlerini, jestlerini ve duygusal patlamalarını doğrudan kamusal sahneye taşıması bu sürecin ileri bir aşamasıdır. Trump’ın argo dili, kaba jestleri ve norm ihlallerini bilerek sergilemesi, seçmenle kurulan bu “yakınlık” performansının radikalleşmiş bir örneğidir. Kamusal mesafe ortadan kalktıkça, siyaset ortak bir dünya kurma pratiği olmaktan çıkar; duygusal boşalım ve sahne paylaşımı ritüeline dönüşür.

Sennett’in performans anlayışı, onun müzisyen kimliğiyle birlikte düşünüldüğünde daha da netleşir. Performans, bir “yoktan var etme” (poiesis) değil, bir çeviri faaliyetidir. Müzik özelinde bu, notasyonun işitsel ve bedensel bir deneyime dönüştürülmesidir. Béla Bartók’un yaylı çalgılar dörtlülerinde olduğu gibi, notaya sığmayan sesler ancak icra sırasında varlık kazanır. Bu örnek, performansın metni pasif biçimde aktarmadığını; onu aşan bir eylem alanı açtığını gösterir. Aynı durum siyasal performans için de geçerlidir: siyasal söylem, yalnızca programı iletmez; bedensel icra yoluyla yeni anlamlar üretir.

Bu noktada Denis Diderot’nun Paradox of Acting’i belirleyici bir teorik eşik sunar. Diderot’ya göre sahnede gerçekten kendi duygularına kapılan bir oyuncu, performansını sürdüremez. Sanatsal ustalık, kendisi uyarılmadan başkalarını uyandırabilme becerisidir. Sennett bu durumu “mesafe” kavramıyla açıklar. Ancak çağdaş popülist siyaset, bu mesafeyi bilinçli biçimde ortadan kaldırır. Trump’ın kamusal konuşmalarında ya da yayımlanan videolarında (örneğin trans bir kişiyi taklit ettiği sahnelerde) amaç estetik bir temsil değil, aşağılama yoluyla seyirciyle kurulan suç ortaklığıdır. Seyirci burada düşünmeye değil, birlikte gülmeye ve birlikte ihlal etmeye davet edilir.

Sennett’in Machiavelli okuması bu tabloyu tamamlar. The Prince’te politik aktörün kamusal alanda bir kurgu üretmek zorunda olduğu vurgulanır. Ancak Trump’ta bu kurgu, rasyonel bir devlet aklını gizlemek için değil; bizzat devlet aklının çözülüşünü sahnelemek için kullanılır. Trump’ın Venezuela lideri Nicolás Maduro hakkında kullandığı söylemler ve güç imaları (hukuki ya da diplomatik bir çerçeveden çok, “istediğimde alırım” türü teatral ifadeler) emperyal kudretin sembolik olarak çıplaklaştırılmasına hizmet eder. Burada mesele fiilî bir eylem değil, eylemin mümkünlüğünün sahnelenmesidir. Amerikan gücü artık hukuk ve normlar aracılığıyla değil; dramatik tehdit ve alay yoluyla temsil edilir. Dolayısıyla Trump, temsil ettiği Amerikan emperyal düzenin ve “batı medeniyetinin” maskesinin düştüğünü gösteren en önemli figürdür.

Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, küresel liderliğini rasyonalite, kurumlar ve evrensel değerler üzerinden sahnelemişti. Trump’ın performatif siyaseti ise bu temsil rejimini parçalar. İmparatorluk artık kendini ciddiyetle oynayamamakta; bunun yerine şovmenliğe, taklide ve sembolik aşağılama jestlerine başvurmaktadır. Sennett’in uyarısı burada kritik hale gelir: performans, anlam üretmediğinde kamusal olmaktan çıkar ve yıkıcı bir gösteriye dönüşür.

Sennett’in The Hidden Injuries of Class’ta betimlediği utanç ve tanınmama duyguları, bu performatif siyasetin toplumsal zeminini açıklar. Trump’ın mitinglerinde ya da dijital mecralarda dolaşıma sokulan bu jestler, ekonomik olarak farklı konumlarda bulunan kitleleri sembolik bir öfke etrafında birleştirir. Aşağılama, burada yukarıdan aşağıya değil; “birlikte aşağıya çekme” pratiği olarak işler. Seyirci, liderin ihlallerinde kendi bastırılmış arzusunu tanır.

Sonuç olarak Sennett, “otantiklik” (authenticity) ile “rol yapma” arasında kurulan sahte karşıtlığı reddeder. Rol yapmak insan olmanın asli bir parçasıdır; sorun, bu rollerin ne tür bir anlam ve ilişki ürettiğidir. Trump’ın performansı, anlamdan ziyade duygu üreten; kamusal alanı güçlendirmek yerine aşındıran bir şovmen siyaset biçimini temsil eder. Bu siyaset tarzı, yalnızca demokratik kültür için değil; Amerikan emperyal düzeninin sembolik sürdürülebilirliği açısından da ciddi bir kırılmaya işaret etmektedir.

Yazar Hakkında

1992’de Tatvan’da doğdu. Lise eğitimini Erciş Anadolu Öğretmen Lisesi’nde, lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Bu yıllarda editörlüğünü yaptığı edebiyat dergisinde şiir ve öyküleri yayınlandı. 2015’te Özel Eğitim Bölümü’nden mezun oldu. Şubat 2020’de Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisansını tamamladı. 2015’ten beri MEB’de Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Yorum yaz