Modern çağda bilim, yalnızca bir bilgi üretme etkinliği değil, aynı zamanda hakikatin en güvenilir ve en meşru kaynağı olarak görülmeye başlanmıştır. Aydınlanma düşüncesiyle birlikte akıl ve deney merkezli bilgi anlayışı yükselmiş, insanlığın doğa üzerindeki egemenliği bilim sayesinde büyük ölçüde artmıştır. Sanayi devrimi, teknolojik ilerlemeler ve modern tıp gibi gelişmeler, bilimin pratik başarısını görünür kıldıkça onun epistemolojik otoritesi de güçlenmiştir. Bu süreçte bilim, yalnızca doğayı açıklayan bir faaliyet olmaktan çıkmış; toplumsal, siyasal ve kültürel kararların da başlıca referans noktası haline gelmiştir. Böylece bilim, modern dünyanın en güçlü meşruiyet üretme mekanizmalarından biri konumuna yerleşmiştir.
Ne var ki bilimin bu yükselişi, beraberinde ciddi felsefi soruları da doğurmuştur. Bilim gerçekten evrensel ve tarafsız mıdır? Ürettiği bilgi, insanın tarihsel ve kültürel koşullarından bağımsız mıdır? Bilimsel yöntem tek ve değişmez bir yol mudur? Özellikle 20. yüzyılda yaşanan dünya savaşları, kitlesel yıkımlar ve teknolojinin insanlık aleyhine kullanım biçimleri, bilimin otomatik olarak ilerleme ve özgürlük getirdiği düşüncesini sarsmıştır. Atom bombasının icadı ya da endüstriyel ölçekte yürütülen savaş teknolojileri, bilimin aynı zamanda büyük bir yıkım potansiyeli taşıdığını da göstermiştir. Böylece bilim yalnızca bilgi kuramsal değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasal bir tartışmanın konusu haline gelmiştir.
Klasik bilim anlayışı, bilginin nesnel, evrensel ve özne-dışı bir yapıya sahip olduğunu savunur. Bu anlayışta bilim insanı, kendi inançlarından, değerlerinden ve tarihsel konumundan arınmış bir gözlemci gibi tasarlanır. Doğa ise doğru yöntem izlendiğinde herkes için aynı biçimde açığa çıkan bir gerçeklik alanıdır. Modern felsefede özellikle rasyonalist ve empirist gelenekler bu görüşü desteklemiş, bilimi diğer bilgi türlerinden ayıran şeyin onun yöntemli, sistemli ve tekrarlanabilir oluşu olduğu vurgulanmıştır. Bu çerçevede, bilimin sağlam temellerinden söz edilirken sıklıkla Immanuel Kant gibi düşünürlerin bilgiye evrensel koşullar kazandırma çabalarına atıf yapılmıştır. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde bilim tarihine yönelik çalışmalar, bu tablonun fazlasıyla sadeleştirilmiş olduğunu ortaya koymuştur. Bilimsel gelişmelerin düz bir çizgi halinde ilerlemediği, bilim insanlarının çoğu zaman verilerden çok kuramsal kabullerle hareket ettiği ve bilimsel değişimlerin mantıksal zorunluluklardan ziyade tarihsel kırılmalarla gerçekleştiği görülmüştür. Bu dönüşümün önemli figürlerinden biri olan Thomas Kuhn, bilimin “paradigmalar” çerçevesinde işlediğini, yani her dönemin kendine özgü kavramsal ve yöntemsel kabulleri bulunduğunu savunmuştur. Bu yaklaşım, bilimsel hakikatin evrensel değil, tarihsel ve toplumsal olarak şekillenen bir yapı olduğunu göstermiştir. Bu eleştirel hattı daha da radikalleştiren isim ise Paul Feyerabend olmuştur.

Feyerabend’e göre bilim tarihinde “bilimsel yöntem” adı verilebilecek tek ve değişmez bir kurallar dizisi hiçbir zaman var olmamıştır.
Bilim insanları çoğu zaman kurallara uymamış, hatta bilimin en büyük ilerlemeleri mevcut kuralların ihlal edilmesi sayesinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle bilimi evrensel ve zorunlu bir yöntemler bütünüyle tanımlamak hem tarihsel olarak yanlıştır hem de bilimin yaratıcı potansiyelini sınırlayan bir yaklaşımdır. Feyerabend’in düşüncesinin merkezinde “epistemolojik anarşizm” yer alır. Buradaki “anarşizm” kavramı düzensizlik ya da keyfîlik anlamında değil, bilgi alanında merkezi ve mutlak bir otoritenin reddi anlamında kullanılır. Ona göre bilgi üretimi tek bir yönteme, tek bir akıl anlayışına ya da tek bir rasyonellik ölçütüne indirgenemez. Farklı dönemlerin, kültürlerin ve bilgi geleneklerinin kendilerine özgü akıl yürütme biçimleri vardır. Modern bilimin rasyonelliği, tarihsel olarak belirli koşullarda ortaya çıkmış bir rasyonellik biçimidir; evrensel ve zorunlu değildir. Bu yüzden başka bilgi geleneklerini “irrasyonel” diye damgalamak, çoğu zaman kültürel bir üstünlük iddiasından ibarettir.
Feyerabend’in ünlü “her şey gider” ilkesi de bu bağlamda anlaşılmalıdır. Bu ifade, bilimsel araştırmada her şeyin rastgele yapılabileceği anlamına gelmez. Asıl anlatılmak istenen, araştırma sürecinde karşılaşılan sorunlara çözüm bulabilmek için bazen mevcut kuralların dışına çıkmanın zorunlu olduğudur. Bilim tarihinde devrim niteliğindeki dönüşümler, çoğu zaman başlangıçta “yanlış”, “akıldışı” ya da “bilim dışı” görülen fikirler sayesinde gerçekleşmiştir. Eğer bilim katı kurallarla sınırlandırılsaydı, bu dönüşümlerin hiçbiri mümkün olmayacaktı.
Feyerabend bu düşüncesini en çarpıcı biçimde Galileo örneği üzerinden temellendirir. Geleneksel anlatıda Galileo, gözlem ve deneyle gerçeği ortaya koyan bir bilim kahramanı olarak sunulur. Oysa Feyerabend’e göre Galileo’nun başarısı, bilimsel yönteme kusursuz biçimde uymasından değil, dönemin kabul edilmiş yöntem kurallarını ihlal etmesinden kaynaklanır. Galileo’nun teleskop gözlemleri, o dönemde güvenilir sayılan gözlem standartlarına göre tartışmalıydı. Teleskopun verdiği görüntülerin yanıltıcı olabileceği düşünülüyordu. Buna rağmen Galileo, bulgularının kesinliğini güçlü bir retorik, edebi anlatım ve polemikçi bir üslupla savundu. Feyerabend’e göre bu durum, bilimin yalnızca “kanıtların konuştuğu” nötr bir alan olmadığını; aynı zamanda ikna, hayal gücü ve kültürel dönüşüm süreçlerini de içerdiğini gösterir. Galileo’nun yaklaşımı mantıksal açıdan kusurlu, deneysel açıdan zayıf ama tarihsel açıdan üretkendi. Bu da bilimin tek bir rasyonel yöntemle tanımlanamayacağını açıkça ortaya koyar.
Feyerabend’in eleştirisi yalnızca yöntemle sınırlı değildir; o aynı zamanda bilimin modern toplumda kazandığı ayrıcalıklı konumu da sorgular. Günümüzde “bilimsel olarak kanıtlandı” ifadesi çoğu zaman bir tartışmayı bitiren nihai söz gibi kullanılır. Bu durum bilimi tarafsız bir araştırma alanı olmaktan çıkarıp otorite üreten bir kuruma dönüştürür. Bilim insanları, belirli bir uzmanlık bilgisine sahip oldukları için, hangi bilginin geçerli olduğuna karar verme yetkisini fiilen tekellerinde tutar. Bu ise demokrasinin temel ilkelerinden biri olan sorgulanabilirlik ilkesine aykırı bir durumdur. Burada bilimi Orta Çağ’daki din kurumuyla karşılaştırır. Nasıl ki o dönemde din adamları hakikatin tek temsilcisi olarak görülüyor ve toplumsal yaşamı bu otorite belirliyorduysa, modern çağda benzer bir rolü bilim üstlenmiştir. Bu nedenle Feyerabend, bilim ile devletin birbirinden ayrılması gerektiğini savunur. Bilim elbette değerli bir bilgi kaynağıdır, fakat siyasal ve kültürel kararların tek belirleyicisi olmamalıdır. Aksi halde demokrasi, halkın katılımına dayanan bir rejim olmaktan çıkıp uzmanların yönettiği bir teknokrasiye dönüşür. Feyerabend’in savunduğu “bilimden bağımsız bilgi imkânı” düşüncesi de burada anlam kazanır. İnsanlık tarihi boyunca bilgi yalnızca bilim aracılığıyla üretilmemiştir. Mitoloji, sanat, din, geleneksel tıp pratikleri ve gündelik deneyim de insan yaşamını anlamlandıran bilgi biçimleri üretmiştir. Bu bilgi türleri bilimsel ölçütlerle değerlendirilemeyebilir, fakat bu durum onların anlamsız olduğu anlamına gelmez. Bilimin tek hakikat ölçütü haline gelmesi, insanlığın düşünsel ve kültürel zenginliğini daraltır.
Sonuç olarak Feyerabend’in düşüncesi, bilimi yıkmaya değil, onu insanlık deneyiminin gerçek sınırları içine geri yerleştirmeye yöneliktir. Bilim ne mutlak hakikatin tek kapısıdır ne de insanlığı otomatik olarak özgürleştiren bir güçtür. O da diğer bilgi biçimleri gibi tarihsel koşullarda ortaya çıkmış, insani sınırlar içinde işleyen ve hataya açık bir etkinliktir. Bilimin değeri, tartışılmaz oluşundan değil; eleştirilebilir, dönüştürülebilir ve diğer bilgi gelenekleriyle diyalog kurabilir olmasından gelir. Feyerabend’in en güçlü mesajı şudur: Hakikat tek bir yoldan gelmez ve özgürlük, farklı yolların birlikte var olabildiği yerde başlar.