Gün gelecek su kıyısındaki
O türbe ışıyacaktır
Bursa’daki Ulucami’nin
En suskun taşları bile konuşacaktır
Sezai Karakoç – Hızırla Kırk Saat
Yahya Kemal 1922’de kaleme aldığı bir yazıda Eyüp’te Cami yakınlarındaki bir mezar taşından söz eder: “Üzerindeki burma kavuktan hemen anlaşılır ki altında İstanbul’a Fatih’le beraber girmiş olan Türklerden biri yatıyor; bugün yaşıyan en milli şairimizde bu taşta hissedilen Türk ruhu yoktur diyebilirim.” Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi’ne doğru adımlarken zihnimde uyanan düşünce bu oldu.
İlgiye değer olan şudur: Bir yapı düşünün ki, 1925’te “kadro dışı” bırakılmış olsun, 1956-1957’deki “imar çalışmaları”nda tamamen yıkılmış olsun da, buna rağmen Türkiye’nin ruhunu ihya etmeye muktedir olsun. Türkiye’nin siyasi-içtimai hikayesi oradan bağımsız anlaşılamasın.
Kubbesinden minberine, mihrabından minaresine ve hatta temellerine kadar taş taş sökülmüş bir cami… Yüzyılı aşkın bir zamanın ardından kapılarını açıyor. İşin hikmeti bu olsa gerek: Allah tesirini halk etmiş, yapının kendisini ortadan kaldırmış.
Camiye vardığımda Ahmed Ziyaüddin Gümüşhânevî Hazretleri’ni rahlesinin başında gördüm. Mûtad üzere Râmûzü’l-Ehâdîs okutuyor ve talebelerinin sorularını cevaplıyordu. Hasan Hilmi Efendi bir köşede cemaatle hasbihal ediyor, İsmail Necati Efendi diğer köşede geçen yüz yılın muhasebesini yapıyor, Ömer Ziyaüddin Efendi gelenleri güler yüzünde ağırlıyor, Mustafa Feyzi Efendi elinden tuttuğu gençlere bir şeyler anlatıyordu. Adını bilmediğim nicelerini pürheves saflarda gördüm.
Abdülaziz Bekkine Hazretleri, Mehmet Zahid Kotku Hazretleri ve Merhum Esad Coşan Hoca avlunun bir köşesinde öyle hararetle sohbet ediyorlardı ki kulak misafiri olmaktan kendimi alamadım. Anlattıklarından güzel günlerin dağlarının geride kaldığını, vaktin çok daha güzel vadilerine inileceğini anladım.
17 Nisan 2026. Bugün, tarihi yarımada iki kelimenin terkibi: rücû ve huruç. Çünkü bu, Türkiye’nin kaderidir. Kapısına taammüden kilit vurulan kapılar açılacaktır. Kaybolan aslına rücû edecektir. Unutulan hatırlanacaktır.
