Kadir Mısıroğlu’nun vefatının yedinci yılı dolayısıyla düzenlenen anma programında, Prof. Dr. Ekrem Demirli ve Prof. Dr. Ömer Türker, Mısıroğlu’nun düşünce dünyası, Ehl-i Sünnet hassasiyeti, Osmanlı vurgusu, dil ve tarih şuuruna dair değerlendirmelerde bulundu. Programda Mısıroğlu’nun yalnızca yakın tarih tartışmalarıyla değil, “mütefekkir” kimliğiyle de ele alınması gerektiği vurgulandı.


“Mısıroğlu’nun esas mücadelesi İslam davasıydı”

Ekrem Demirli, Kadir Mısıroğlu’nun kamuoyunda daha çok yakın tarih ve polemiklerle anıldığını, ancak bu başlıkların onun düşüncesinin tamamını kuşatmadığını ifade etti. Demirli’ye göre Mısıroğlu’nun mücadelesinin merkezinde “İslam davası” bulunuyordu.

Demirli, Mısıroğlu’nun farklı dönemlerde çok sayıda insanla temas ettiğini belirterek onun meclislerini “bereketli” olarak niteledi. Mısıroğlu’nun konuşmalarında öne çıkan unsurların zamanla onun düşüncesinin bütününü anlamayı güçleştirmiş olabileceğini ifade eden Demirli, “Aslında o unsurlar mücadelesinin bir parçasıydı; esas mücadelesi İslam davasıydı” değerlendirmesinde bulundu.

İslamcı Gençliğin El Kitabı bir biyografi gibi de okunabilir”

Demirli’nin dikkat çeken yorumlarından biri, Mısıroğlu’nun İslamcı Gençliğin El Kitabı adlı eseri üzerine oldu. Demirli, bu kitabın yalnızca gençlere dönük bir rehber değil, aynı zamanda Mısıroğlu’nun kendi hayatını ve dünya görüşünü yansıtan bir metin olarak okunabileceğini söyledi.

Demirli’ye göre kitapta ortaya konan okuma faaliyeti, dünya görüşü ve mücadele anlayışı, Mısıroğlu’nun şahsiyetini anlamak bakımından merkezi öneme sahip. Bu yön ihmal edilirse Mısıroğlu ile doğru bir ilişki kurulamayacağını belirten Demirli, eserin “Mısıroğlu’nun kendisini anlattığı” bir metin gibi değerlendirilebileceğini ifade etti.

“Osmanlı vurgusu, İslam’ın bütün yönleriyle temsil edilmesiyle ilgiliydi”

Demirli, Mısıroğlu’nun Osmanlı’ya yaptığı vurgunun sadece tarihî veya siyasi bir tercih olmadığını söyledi. Ona göre Mısıroğlu açısından Osmanlı, İslam’ın ahlak, tasavvuf, hukuk, medeniyet, siyaset ve dünya tasavvuru bakımından bütünlüklü biçimde temsil edildiği en yüksek örneklerden biriydi.

Bu nedenle Demirli, Mısıroğlu’nun Osmanlıcılığının dar anlamda nostaljik bir tutum olarak değil, İslam’ın kurumsal ve tarihî tecrübesini savunma çabası olarak anlaşılması gerektiğini belirtti.

“Modern dünyanın kurumlarını eleştirmekte zorlanıyoruz”

Demirli, konuşmasında modernite ve sekülerizm eleştirisine de değindi. Müslümanların modern dünyanın kurumlarını, değerlerini ve ideolojilerini yeterince rasyonel biçimde eleştiremediğini söyleyen Demirli, bu noktada Mısıroğlu’nun “proaktif” tavrını önemli bulduğunu ifade etti.

Demirli’ye göre Mısıroğlu, modern dünyanın ürettiği problemleri doğrudan tartışmaya açan, geri çekilmeyen ve üzerine giden bir mücadele tarzına sahipti.

“Ehl-i Sünnet vurgusu mezhepçilik değildir”

Ömer Türker ise konuşmasında Mısıroğlu’nun Ehl-i Sünnet hassasiyetini tarihsel ve düşünsel bağlamı içinde değerlendirdi. Türker’e göre Ehl-i Sünnet, yalnızca belli bir mezhebî aidiyet veya dar bir kimlik vurgusu olarak anlaşılmamalı.

Türker, Ehl-i Sünnet’in tarih içinde kelam, fıkıh, tasavvuf ve düşünce mirasını içine alan geniş bir ana damar hâline geldiğini belirtti. Bu nedenle Mısıroğlu’nun Ehl-i Sünnet vurgusunun “mezhepçilik” değil, İslam geleneğinin ana temsilini savunma çabası olduğunu söyledi.

“Osmanlı, Ehl-i Sünnet düşüncesinin müesseseleşmiş tecrübesidir”

Türker’in öne çıkan değerlendirmelerinden biri de Osmanlı üzerineydi. Türker’e göre Osmanlı, yalnızca uzun süre siyasi istikrar sağlamış bir devlet tecrübesi değil, Ehl-i Sünnet düşüncesinin siyasi ve içtimai düzende müesseseleşmiş hâlidir.

Osmanlı’da ilmiye teşkilatının, dini hayatın ve dindar insan tipinin kendine özgü bir biçimde şekillendiğini söyleyen Türker, Mısıroğlu’nun Osmanlı vurgusunun bu bütünlüğe işaret ettiğini dile getirdi. Türker’e göre Mısıroğlu, Osmanlı’yı sadece geçmiş bir imparatorluk olarak değil, İslam düşünce ve hayat tecrübesinin kurumsal ifadesi olarak görüyordu.

“Dil ve tarih meselesi bitmiş değil”

Türker, Türkiye’de dil ve tarih meselesinin hâlâ devam ettiğini söyledi. Harf ve dil inkılabının yalnızca hukuki kararlarla tamamlanmış bir süreç olarak görülemeyeceğini belirten Türker, nesiller arasındaki dil kopukluğuna dikkat çekti.

Türker’e göre bugün genç kuşakların yakın geçmişte yazılmış metinleri dahi anlamakta zorlanması, dil meselesinin güncelliğini koruduğunu gösteriyor. Aynı şekilde tarih meselesinin de kapanmadığını vurgulayan Türker, Cumhuriyet ideolojisinin yetiştirmek istediği insan tipi ile buna karşı konumlandırılmak istenen dindar insan tipinin hâlâ tam olarak tanımlanamadığını söyledi.

“Mısıroğlu net tavır sahibiydi”

Türker, Mısıroğlu’nun yalnızca fikirleriyle değil, üslubu ve tavrıyla da ayırt edici bir şahsiyet olduğunu belirtti. Ona göre Mısıroğlu, yaşayan fikir akımları, kişiler ve tavırlar hakkında konuşurken çekince duymayan, bildiğini açıkça söyleyen bir isimdi.

Türker, Mısıroğlu’nun akademik bir üslup gibi meseleleri ortada bırakmadığını, açık ve net tavır aldığını ifade etti. Bu tavrın onu hem güçlü hem de tartışmalı kılan yönlerden biri olduğu belirtildi.

Mısıroğlu’nun “mütefekkir” yönü öne çıkarıldı

Program boyunca Mısıroğlu’nun yalnızca yakın tarih yazarı veya polemikçi olarak değil, dil, tarih, Ehl-i Sünnet, Osmanlı ve İslam düşüncesi arasında bağ kurmaya çalışan bir mütefekkir olarak okunması gerektiği vurgulandı.

Konuşmalarda, Mısıroğlu’nun eserlerinin kısa video kesitleri ya da sınırlı tartışmalar üzerinden değil, bütünlüklü bir fikir çerçevesi içinde değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

HAZIRKITA, bir odağa yaslanmaksızın ve verili politik-poetik angajmanlara dâhil olmaksızın konuşabilme ihtiyacına binaen 2017’de yayın hayatına başladı. Türk ve dünya edebiyatının seçkin ve özgün örneklerine yer verme, nitelikli kültür-sanat yayıncılığı yapma ve bağımsız bir tartışma platformu oluşturma ilkesiyle yayın hayatını sürdürüyor.

Yorum yaz