Yeni-Kantçı düşünürler ve Batı’daki bazı metodolojik tartışmalar sonrasında bilimin bilimini yapma yönündeki girişimler olmuşsa da bunlar büyük ölçüde başarısız kalmıştır. Uzun bir süre boyunca bilimi sistematik biçimde sorgulayacak kuramsal bir çerçeveden yoksun kaldık. Oysa bu alanın tam da bu noktada geliştirilmesi gerekmekteydi.
Bu bağlamda birkaç kritik dönüm noktasından söz edebiliriz. 20. yüzyılın ortalarına doğru, “bilimin bilimi” olarak tanımlanabilecek bilim sosyolojisi ve bilim tarihi gibi ikinci düzey düşünsel alanlarda önemli açılımlar yaşandı. Bu süreci Fransız bilim tarihçisi ve düşünürü Gaston Bachelard’ın çalışmaları izledi. Bachelard, Fransız tarihsel epistemoloji geleneğinin öncüsü olarak kabul edilir.
Bu gelenek, özellikle ABD’de George Sarton tarafından kurumsallaştırılan bilim tarihi alanıyla kesişir. Sarton’un öğrencisi olan sosyolog Robert K. Merton, bu alanı hem teorik hem metodolojik olarak sistematize etmiş, bilim tarihi ile bilim sosyolojisi arasında bir köprü kurmuştur.
Merton’un yapısal-işlevselci bilim sosyolojisi yaklaşımı, bilimin bilimi olarak adlandırılabilecek alanın kurumsallaşmasında önemli bir dönüm noktasıdır. Kendisi de bu iddiayı kitabının girişinde açıkça ifade eder. Merton, bilimsel faaliyeti sosyolojik bağlamı içerisinde ele alır. Elbette ondan önce de bazı önemli tartışmalar ve isimler vardır; ancak Merton’un yaklaşımı, bilimin epistemolojik koşulları ve sınıflandırma sistemlerine yönelik dağınık çabaları derleyip sistematik hâle getirme iddiası taşır.
1940’lı yıllardan itibaren geliştirdiği görüşleriyle Merton, bilim tarihi ile sosyolojisini bir araya getiren öncü bir açılım sunmuştur. Aynı dönemde, sadece bilim tarihçileri değil, bilim felsefecileri de bilimsel bilginin yapısı üzerine yoğun tartışmalar yürütmekteydi. Bu çerçevede Fransız düşünsel çevresinde şekillenen tarihsel epistemoloji okulu belirginleşti.
Ancak Merton’un yaklaşımı, eleştirel olmakla birlikte pozitivist çerçevenin dışına tam olarak çıkmaz. Onun bilimsel bilgiye dair kurduğu çerçeve, içkin bir pozitivist eleştiri niteliği taşır. Türkiye’de bilim tarihi eğitimi alan bir öğrenci olarak şunu düşünmeden edemiyorum: Acaba bizde de bu alan Merton’un açtığı çizgide mi ilerliyor? Çünkü Türkiye’de bilim tarihi çalışmaları, büyük ölçüde pozitivist geleneğe dayanıyor. Özellikle medrese incelemeleri ve İslam bilim tarihi çalışmaları, çoğunlukla pozitivist bir yorumla ele alınıyor; yöntemsel yenilik ya da sosyolojik müdahale ise pek görülmüyor.
Oysa Merton’un asıl katkısı, bilimin sosyolojik boyutuna dair kurucu bir tartışma başlatmasıdır. Türkiye’de ise bilim tarihi hâlâ büyük ölçüde klasik anlatılar içinde sürmektedir. Farklı kuşaklar, farklı yöntemlerle çalışıyor olsa da, özellikle Kuhn etkisinin Türkiye’de sınırlı kaldığı söylenebilir. Bu alanda çalışan öğrencilerin yöntemsel yaklaşımlarını teknik olarak değerlendirmek benim açımdan zor olsa da, genel izlenim, pozitivist gelenekten tam anlamıyla kopulamadığı yönündedir.

Acaba bizde de bu alan Merton’un açtığı çizgide mi ilerliyor? Çünkü Türkiye’de bilim tarihi çalışmaları, büyük ölçüde pozitivist geleneğe dayanıyor. Özellikle medrese incelemeleri ve İslam bilim tarihi çalışmaları, çoğunlukla pozitivist bir yorumla ele alınıyor; yöntemsel yenilik ya da sosyolojik müdahale ise pek görülmüyor.
Bu noktada Bourdieu’nün çalışmasına geçmek yerinde olacaktır. Kitabının girişinde, bu konuya neden yöneldiğini açıklar. 1990’lı yıllarda kaleme aldığı diğer eserlerinde de belirttiği gibi, bilim eleştirisinin yoğunlaştığı ve postyapısalcı, postmodern teorilerin bilimin meşruiyetini sorguladığı bir dönemdeyiz. Bourdieu, bu süreci bilimin otoritesini zayıflatma girişimi olarak değerlendirir ve buna karşı “eleştirel bir bilim savunusu” geliştirme çabasına girer.
Bourdieu, bilim eleştirisi geleneğiyle, bilimin toplumsal otoritesinden rahatsız olan siyasi grupların oluşturduğu eleştirel söylemleri birbirinden ayırır. Bu ayrım üzerinden bilimin nasıl yeniden inşa edilebileceği sorusunu gündeme getirir. Ne klasik pozitivist anlatıyı tekrar eder ne de görecilik (relativizm) çizgisini benimser. Göreli yaklaşımların farklı versiyonlarıyla hesaplaşarak kendi yaklaşımını inşa eder.
Bu yaklaşım, tarihsel epistemoloji geleneğiyle yakından ilişkilidir. Kitabını, bu gelenekte yer alan düşünürlerden Jules Vuillemin’e ithaf etmiştir. Levent Ünsal’ın özenli çevirisiyle Türkçeye kazandırılan eser bu yönüyle ayrıca değerlidir.
Kitabın girişinde Gaston Bachelard, Georges Canguilhem, Alexandre Koyré ve Vuillemin gibi isimlerin temsil ettiği gelenekten söz eder. Ardından şu temel soruyu sorar:
“Tarihe gömülü bir faaliyet olan bilimsel üretimin, tarihten ve bağlamdan bağımsız olarak evrensel hakikatler üretmesi nasıl mümkündür?”
Bu soruya verilen cevaplar genel olarak iki başlıkta toplanır:
- Bilginin kaynağını Tanrı’ya dayandıranlar
- Her filozofun kendi sisteminde geliştirdiği kavramsal ikame yolları
Kartezyenler, aklı hakikatin kaynağı olarak görür. Kant ise bu tartışmada bir dönüm noktasıdır. Ona göre bilginin mümkünlüğü, transandantal bir özne aracılığıyla açıklanabilir. Bu özne, hakikat üretiminin temelidir.
Bourdieu, Kant’a referansla, ancak onun yaklaşımını sosyolojik bir zemine taşıyarak kendi “sosyolojik transandantalizm”ini geliştirir. Habermas’ın yorumlarına da başvurarak, transandantal öznenin modern karşılığının “iletişimsel akıl” olabileceğini ileri sürer. Erken dönem mantıkçı pozitivistler için ise bu özne, “mantıksal dil”dir. Bilimsel bilgi, belirli bir apriori gramer aracılığıyla inşa edilir.
Bu noktada Ludwig Wittgenstein devreye girer. Wittgenstein’a göre bilimsel düşüncenin üretici ilkesi bir “gramer”dir. Ancak bu gramerin tarihsel mi yoksa evrensel mi olduğu, temel tartışma konusudur. Nietzsche’yi referans alarak şöyle der:
“Eğer hâlâ bir gramere inanıyorsak, Tanrı’dan kurtulamadık demektir.”
Bu ifade, bilimin dili ve mantığına yönelik eleştirinin merkezindedir. Ancak Nietzsche burada sadece bir atıf olarak yer alır; esas mesele, mantıksal dilin tarihsel bağlamda sorgulanmasıdır.
Bu çerçevede Thomas Kuhn’un katkıları da önemli bir kırılmayı temsil eder. Her ne kadar bir bilim tarihçisi olsa da, bilimin gelişimine dair ortaya koyduğu model, bilimsel bilgiye dair varsayımları kökten değiştirmiştir. Kuhn, bilimin kesintisiz, doğrusal bir ilerleme süreci olmadığını; bunun yerine devrimler ve paradigma değişimleriyle ilerleyen bir yapı arz ettiğini gösterir.
Kuhn’un bilimsel cemaat, paradigma, normal bilim ve bilimsel devrim gibi kavramları, bilimin toplumsal doğasını görünür kılar. Bilim insanlarının belli eğitim süreçlerinden geçerek belirli gelenek ve yöntemlere bağlı olarak faaliyet yürüttüğünü, mantıkçı pozitivizmin idealize ettiği “bilimsel yöntem”in pratikle her zaman örtüşmediğini ortaya koyar. Ona göre bilim insanları, yeni teoriler bulmaktan çok, mevcut paradigmalar çerçevesinde sorunları çözmeye çalışırlar.
Kuhn’un yaklaşımı, rasyonalitenin evrensel standartlarına yöneltilen eleştirileri derinleştirir. Kantçı anlamda aşkın (transandantal) bir rasyonalite anlayışının yerini, sosyolojikleştirilmiş bir rasyonalite alır. Bu yönüyle Kuhn’un paradigması, Durkheimci bir ön kabul sistemine yaklaşır. Her ne kadar devrimci bir figür olmasa da, dönemin ruhuyla birleşen söylemi onu Columbia Üniversitesi öğrencileri arasında adeta bir “bilim peygamberi” hâline getirir. “Devrimlerin Yapısı” adlı kitabı, özellikle karşı kültür hareketi tarafından bilimsel otoriteye karşı bir eleştiri kaynağı olarak sahiplenilmiştir.
Fransa’daki 68 hareketi de benzer biçimde üniversitenin, dolayısıyla bilimin epistemolojik otoritesini sorgulayan bir nitelik taşır. Üniversite düzenine karşı yöneltilen eleştiriler, aynı zamanda bilimsel bilgi üretimini ve akademik hiyerarşiyi hedef almıştır. Bu başarısız devrim bile, bilimsel yapının bilişsel temellerinde sarsıntı yaratmıştır.
Bu itirazların bir yönü, sosyal bilimlerdeki ortodoksiye, özellikle Parsons-Merton-Lazarsfeld üçlüsünün kurumsallaştırdığı Amerikan paradigmasına yönelmiştir. Bu paradigmayı sorgulayanlar ise Avrupa’da daha güçlüdür. Anglofon dünyada Edinburgh Okulu’ndan David Bloor ve Barry Barnes ile Harry Collins; Fransa’da ise Pierre Bourdieu’nün 1975 tarihli “Bilimsel Alan” (champ scientifique) makalesi bu direnişin temel dayanakları olmuştur.
Kaynakça:
Merton, Robert. (1973). “The Normative structure of Science”. The Sociology of Science.
Chicago: University of Chicago Press.
Pierre, Bourdieu. (2024). Bilimin Bilimi ve Düşünümsellik: Collége de France Dersleri 2000-2001. Çev. Levent Ünsaldı. Ankara: Heretik Yayınları.
Kuhn, Thomas (2021). Bilimsel Devrimlerin Yapısı. Çev. Nilüfer Kuyaş. İstanbul: Kırmızı
Yayınları.