Modern dünyanın en temel tartışma alanlarından biri, dinin kamusal hayattaki rolünün yeniden tanımlanmasıdır. Uzun bir dönem boyunca sekülerleşme teorisi, dinin modernleşme süreciyle birlikte toplumsal yaşamın merkezinden çekileceğini ve bireysel bir inanç alanına sıkışacağını varsaymıştır. Bu teoriye göre modernlik, aklın ve bilimin yükselişiyle birlikte dini alanı özel alana hapsedecek, kamusal alan ise akılcı, rasyonel ve dünyevi bir düzenin hâkimiyetine geçecekti. Ancak son otuz yılda hem Batı toplumlarında hem de küresel ölçekte yaşanan gelişmeler, bu varsayımın artık açıklayıcı gücünü yitirdiğini göstermektedir.

Dinin modern toplumlarda yeniden görünür hâle gelmesi, yalnızca dinsel kurumların değil, aynı zamanda bireysel inanç biçimlerinin, ritüellerin ve dini sembollerin kamusal alanda tekrar belirmesiyle kendini göstermiştir. Bu durum, sekülerleşme kuramının varsaydığı tek yönlü tarihsel ilerleme çizgisini kırmakta; din ile modernliğin birbirini dışlayan iki olgu değil, karmaşık biçimde etkileşen toplumsal dinamikler olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu makalenin amacı, dinin modern dünyadaki konumunu, sekülerleşme paradigmasının ötesine geçerek yeniden anlamlandırmaktır. Bu bağlamda “kamusal din” kavramı, dinin modern toplumsal yapı içindeki potansiyel işlevlerini yeniden düşünmek için önemli bir kavramsal araç sunmaktadır. Modern toplumlarda kamusal dinler, yalnızca kutsalın dönüşünü değil, aynı zamanda bireysel özgürlükler ile kolektif kimlikler arasındaki gerilimleri de görünür kılar.

Sekülerleşme teorisinin tarihsel olarak sunduğu üç temel önermeden ilki, modernleşme ile dinin gerileyeceği; ikincisi, dinin özel alana çekileceği; üçüncüsü ise rasyonel dünya görüşünün dinin yerini alacağı yönündedir. Oysa günümüzün ampirik verileri, bu üç önermenin hiçbirinin bütünüyle doğrulanmadığını göstermektedir. Dini inançların zayıfladığı görüşü bir yana birçok toplumda dönüşüme uğrayarak yeni biçimlerde varlığını sürdürmektedir. Dinin kamusal alana yeniden dâhil oluşu, yalnızca politik ve kültürel bir olgu değil, aynı zamanda modernitenin içkin çelişkilerinin de bir yansımasıdır.

Bu noktada “modern farklılaşma” kavramı önem kazanmaktadır. Modern toplum, farklı toplumsal alanların (din, siyaset, ekonomi, hukuk, bilim vb.) kendi otonom kurallarına göre işlediği bir yapı olarak görülür. Ancak bu farklılaşma süreci, dinin tamamen marjinalleştiği anlamına gelmez. Aksine, din bu alanlarla yeni temas biçimleri geliştirir; örneğin modern devletle müzakere eder, kamusal söylemde ahlaki referans noktası olur ya da bireylerin kimlik inşasında sembolik kaynaklar üretir. Bu da sekülerleşmenin aslında bir “ayrışma” değil, “yeniden konumlanma” süreci olduğunu gösterir.

Dinin modern toplumlarda geçirdiği dönüşüm hem teorik hem de tarihsel olarak iki yönlü bir okuma gerektirir. Bir yandan modernlik, dini kurumları geleneksel otoritelerinden arındırarak yeni bir bireyselleşme alanı yaratmıştır; diğer yandan ise bu bireyselleşme, dini duygunun tamamen yok olması anlamına gelmemiş, aksine daha kişisel, esnek ve seçici biçimlerde yeniden üretimini mümkün kılmıştır. Bu yüzden modern dindarlık, geleneksel itaat biçimlerinden farklı olarak bireysel tercih ve deneyim ekseninde şekillenmektedir.

Sekülerleşme kuramına yönelik eleştiriler, özellikle son dönem sosyal bilimlerde dinin yalnızca “kaybolan” değil, aynı zamanda “dönüşen” bir toplumsal olgu olarak ele alınması gerektiğini vurgular. Talal Asad, José Casanova ve Charles Taylor gibi düşünürler, sekülerliğin kendisinin de tarihsel olarak belirli bir Batı deneyimine dayandığını, dolayısıyla evrensel bir model olarak genellenemeyeceğini savunurlar. Bu bakış açısı, modernliğin yalnızca dinin gerilemesi değil, aynı zamanda yeni biçimlerde dinsel alanlar üretmesi anlamına geldiğini ortaya koyar.

Modern kamusal dinler, bu çerçevede hem sekülerleşmenin eleştirisi hem de modernliğin yeniden yorumu olarak okunabilir. Dinin kamusal alanda yeniden görünürlük kazanması, modern toplumsal düzenin “özel” ile “kamusal” arasındaki sınırlarını esnetir. Bu durum, bir yandan liberal düşüncenin bireysel özgürlük idealini sorgulatırken, diğer yandan klasik-halkçı (civic republicanism) geleneklerin ortak iyi ve kamusal ahlak vurgusunu da yeniden tartışmaya açar.

Modernlik ile din arasındaki ilişkinin yeniden ele alınması, aynı zamanda Batı düşüncesinde uzun süredir hüküm süren özel-kamusal ayrımının eleştirisini de beraberinde getirir. Bu ayrım, Aydınlanma geleneğinden itibaren bireysel inançların özel alanla, akılcı kamusal tartışmaların ise kamusal alanla özdeşleştirilmesi üzerine kurulmuştur. Ancak bu model hem tarihsel hem de toplumsal olarak her zaman geçerli olmamıştır. Özellikle modern dönemde dinin siyasallaşması, sivil toplum örgütlenmeleri içinde din temelli dayanışma biçimlerinin artması ve dini söylemlerin kamusal tartışmalara dâhil olması, bu keskin ayrımı tartışmaya açmıştır.

Modern toplumlarda “kamusal din” olgusu, iki farklı şekilde tezahür eder: Birincisi, dinin doğrudan politik alanda, yasa ve yönetim süreçlerinde görünür hâle gelmesidir. İkincisi ise dinin, kamusal etik, dayanışma ve kimlik inşası gibi alanlarda dolaylı biçimde etkili olmasıdır. Bu iki biçim, her zaman çatışmacı değildir; kimi zaman din, toplumsal birleştirici rol oynayabilir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde dini semboller kamusal alanda belirgin biçimde yer almasına rağmen, bu durum liberal-demokratik sistemle çelişmez. Aksine, din orada sivil toplumun kültürel dokusuna içkin bir kimlik biçimi olarak işlev görür.

Avrupa’da ise durum farklıdır. Özellikle Batı Avrupa ülkelerinde sekülerleşme süreci, kilise ile devletin kurumsal ayrışması üzerinden gelişmiştir. Fransa örneğinde görülen laiklik modeli, dinin kamusal görünürlüğünü sınırlandırmayı ve kamusal alanı tamamen nötr bir zemin hâline getirmeyi hedefler. Oysa bu nötrlük iddiası, çoğu zaman kültürel olarak baskın bir seküler ideolojinin yeniden üretimi anlamına gelir. Dolayısıyla din, görünmez kılınmak istense de toplumsal kimliğin ve etik söylemin temel kaynaklarından biri olmaya devam eder.

Doğu Avrupa ve Latin Amerika örnekleri, bu konuda daha farklı dinamikler sunar. Bu bölgelerde din, yalnızca tarihsel bir kurum değil, aynı zamanda kimliksel bir direniş aracıdır. Komünist rejimler döneminde bastırılmış olan dini kimlikler, rejim sonrası dönemde güçlü bir sembolik sermaye olarak yeniden ortaya çıkmıştır. Polonya’da Katolik Kilisesi’nin toplumsal muhalefette oynadığı rol, dinin kamusal alandaki varlığının yalnızca geleneksel değil, aynı zamanda politik bir nitelik de taşıyabileceğini göstermiştir. Böylece sekülerleşme, her zaman dinin geri çekilmesi anlamına gelmemekte; bazen tam tersine, dinin modernleşme süreçlerine müdahil olma biçimlerini de içermektedir.

Bu noktada, dinin kamusal görünürlüğünün modern farklılaşma süreciyle nasıl bir ilişki kurduğu önemlidir. Farklılaşma, toplumsal alanların birbirinden özerkleşmesi anlamına gelir; ancak bu özerklik, her alanın tamamen yalıtılması değil, yeni biçimlerde etkileşim kurmasıdır. Din, modern dünyada artık devletin doğrudan kontrolünde değildir; ama bu durum, onun toplumsal alandaki etkisini yitirdiği anlamına gelmez. Tam tersine, din bu yeni özerklik koşullarında kamusal değerler, etik yönelimler ve kimlik politikaları üzerinde etkili olmaya devam eder.

Liberal ve klasik yaklaşımlar, dinin kamusal alandaki rolü konusunda farklı varsayımlar taşır. Liberal düşünce, bireysel özgürlüklerin korunması adına dini ifadelerin kamusal alanda sınırlanmasını savunur. Bu bakış açısına göre kamusal alan, rasyonel tartışmaların yürütüldüğü, inançlardan arındırılmış bir zemin olmalıdır. Oysa klasik yaklaşım, ortak iyiye dayalı bir siyasal topluluk anlayışını esas alır ve dini, kamusal ahlakın ve dayanışmanın bir unsuru olarak kabul eder. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, aslında modern toplumların dinle kurduğu ilişkinin normatif boyutlarını da açığa çıkarır.

Feminist kuramcılar, bu tartışmaya yeni bir boyut eklemişlerdir. Özellikle Seyla Benhabib ve Nancy Fraser gibi düşünürler, kamusal alanın tarihsel olarak erkek egemen bir söylemle inşa edildiğini ve dinin “özel alan”a hapsedilmesinin, kadının kamusal görünürlüğünün sınırlandırılmasıyla paralel olduğunu ileri sürerler. Bu bakış açısı, dinin kamusal alana dâhil edilmesini bir gerileme olarak değil, aksine kamusal alanın demokratikleşmesinin bir imkânı olarak görür. Kamusal alanın çoğulculuğa açılması, farklı seslerin ve inanç biçimlerinin görünür hâle gelmesini sağlayabilir. Böylece modernlik, homojen değil, çoğulcu bir rasyonalite biçimi kazanır.

Sekülerleşme teorisinin yeniden düşünülmesi gerektiğini savunan bu yaklaşımlar, modernliğin kendisini de eleştirel bir gözle okur. Zira modernlik yalnızca aklın zaferi değil, aynı zamanda anlamın kaybı riskini de beraberinde getirmiştir. Dinin kamusal alandaki varlığı, bu anlam boşluğunu doldurmanın bir biçimi olarak da görülebilir. Ancak burada söz konusu olan şey, geçmişe dönüş değil; dini sembollerin, etik referansların ve topluluk bağlarının modern koşullar altında yeniden biçimlenmesidir.

Sonuç olarak, modern dünyada kamusal dinlerin sosyolojik yeniden inşası, ne sekülerleşme kuramının öngördüğü bir geri çekilme süreciyle ne de geleneksel dinselliğin restorasyonuyla açıklanabilir. Bu süreç, modernliğin iç dinamikleri içinde şekillenen bir dönüşümdür. Dinin kamusal alanda yeniden görünürlük kazanması, modern toplumların kültürel çeşitliliğinin ve ahlaki çoğulluğunun bir yansımasıdır. Günümüzde kamusal alan, yalnızca seküler rasyonaliteye değil, aynı zamanda dini, kültürel ve ahlaki seslerin birlikte var olabildiği çoğulcu bir zemine dönüşmektedir.

Bu bağlamda din, artık modernliğe dışsal bir olgu değil; onun içkin bir bileşenidir. Modern toplumun anlam, kimlik ve etik arayışlarında din, yeniden kurucu bir unsur hâline gelmiştir. Bu nedenle dinin modern dünyadaki varlığı, bir anakronizm değil, modernliğin kendi iç mantığının doğal bir sonucudur. Kamusal din, modern insanın hem bireysel hem kolektif düzeyde yeniden anlam üretme kapasitesini temsil eder. Dolayısıyla dinin kamusal alandaki varlığını sorgulamak, aslında modernliğin kendisini yeniden düşünmektir.

ASAD, Talal. Dinin soykütükleri: Hıristiyanlıkta ve İslamda iktidarın nedenleri ve disiplin. Metis Yayınları, 2015.

BERGER, Peter Ludwig; LUCKMANN, Thomas. Modernite, çoğulculuk ve anlam krizi. M. De. Dereli, Çev.) Ankara: Heretik Yayınları, 2015.

BERGER, Peter L.; LUCKMANN, Thomas; ÖĞÜTLE, Vefa Saygın. Gerçekliğin sosyal inşası: Bir bilgi sosyolojisi incelemesi. Paradigma, 2008.

BERGER, Peter L. Dinin Sosyal Gerçekliği, çev. Ali Coşkun. İstanbul: İnsan Yayınları, 1993.

CASANOVA, Jose. Modern Dünyada Kamusal Dinler, çev. Mehmet Murat ġahin, Sakarya Üni. Kültür Yay., Sakarya, 2014.

ERTIT, Volkan. Sekülerleşme teorisi. Ankara: Liberte Yayınları, 2019, 1.

FRASER, Nancy. Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu. çev., Gizem Kurtsoy, Feminist Yaklaşımlar, 2009.



Yazar Hakkında

1992’de Tatvan’da doğdu. Lise eğitimini Erciş Anadolu Öğretmen Lisesi’nde, lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Bu yıllarda editörlüğünü yaptığı edebiyat dergisinde şiir ve öyküleri yayınlandı. 2015’te Özel Eğitim Bölümü’nden mezun oldu. Şubat 2020’de Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisansını tamamladı. 2015’ten beri MEB’de Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Yorum yaz