Liselere Geçiş Sistemi (LGS) kapsamında 15 Haziran 2025’te yapılan merkezi sınavın sonuçları 11 Temmuz 2025 tarihinde açıklandı. Sınav sonuçları Türkiye’nin eğitim bilançosunu konuşmanın bir fırsatı olarak değerlendirilmedi, “şaibe” ve “usulsüzlük” tartışmasının fitili ateşledi. Halbuki söz konusu tartışmanın özü, liyakat meselesinde düğümlenmektedir. Bu düğümü görebilmek ve belki bir gün çözüme kavuşturabilmek için evvela şaibe ve usulsüzlük tartışmalarının gölgelediği bir alana bakılması gerekiyor.
Şaibe ve usulsüzlük iddiaları liyakat meselesinin özünü perdeliyor
Heidegger, “Platon’un Hakikat Doktrini” metninde Platon’un Devlet diyalogunun yedinci kitabının başındaki mağara alegorisini incelerken bir düşünürün doktrinini söylenenlerden çok söylenmeden bırakılanların oluşturduğunu ileri sürer ve mağara alegorisindeki hikâyenin anlamını, öyküde bahsi geçen mekân, nesne ve kişilerin neye karşılık geldiklerini, alegoride anlatılan sürecin durakları arasındaki geçişlerin mahiyetini tartışır. Metinde alegorinin bir senaryo çalışması gibi dört sahne üzerinden paideia ve aletheia kavramları ekseninde okumaya tabi tutulduğunu görürüz. Görünür kılınmak istenen ise alegorinin görünür kısmının gerisinde olduğu düşünülen hakikat tartışmasıdır. Bu metindeki “söylenmeden bırakılanlar”a dikkat çekme tavrını, gündelik hayatımıza naklederek, “topsuz alana odaklanma” daveti olarak anlayabiliriz. Bir futbol müsabakası düşünülürse, top, denilebilir ki acemi izleyicinin odaklanma unsurudur. Zaman içerisinde terbiye olan göz ise, kadraja giren ve fakat topun olmadığı alandaki aksiyonlara da bakar. Hatta bazı durumlarda topsuz alanı izlemeyi, maçın akıbetini görme imkânı sunabileceği için önceler. LGS sınav sonuçlarının akabinde yapılan şaibe ve usulsüzlük tartışmasının usulü bu bakımdan liyakat meselesini ve bu meselenin özünü gizleyici bir perde işlevi görmüştür.
Türkiye’de kamusal alan, liyakatin mütedeyyin fert üzerinde durmasına müsaade etmiyor
719 öğrencinin tüm soruları doğru yanıtlayarak 500 tam puan alması üzerine tartışmayı başlatan, bir millet vekilinin Bursa Mahmut Celalettin Ökten İmam Hatip Ortaokulu’nda eğitim gören 36 öğrencinin LGS sınavından 500 tam puan aldığı iddiası oldu. Bursa’da tam puan alarak birinci olan öğrenci sayısının 20 olması ve hiçbirinin Mahmut Celalettin Ökten İmam Hatip Okulu mezunu olmamasının bu tartışmada bir karşılığı yok. Yok çünkü suçlamanın temelinde muhatabına bir “varlık atfetmeme” meselesi yer alıyor. Dolayısıyla mezkûr okul Türkiye’nin en nitelikli okulu olsa ve öğrencileri dünya ölçeğinde becerilere sahip deha parçaları olsa da halihazırdaki tartışmaların mahiyetinde bir değişikliğe yol açması beklenmemelidir. Değil mi ki bir “imam hatip”ten söz ediliyor ve değil mi ki adını Türkiye’deki mütedeyyin çevreler için belli açılardan kurucu değer ve önem taşıyan bir isimden alıyor, yoklukla maluldür. Muhatabın yoklukla malul olmasının doğal bir sonucu, ne bu konuda ne de benzeri eksende yaşanan hadiselerde bir kutuplaşmadan da söz edilemeyeceğidir. O ismin temsil ettiği her ne varsa, onun tezahürleri kendine münhasır varlığıyla birlikte değil de ancak yolsuzlukla, suçla ve ahlaki bakımdan düşüklükle ilişkilendirilebilir. Bir gazetenin “LGS’de şaibe gölgesi: Derece yapan öğrenciler arasında müftü oğlu da var” haberini yayınlaması da ancak bu çerçevede anlaşılabilir. Olan, hakikatin, politik düzlemde kırılmaya uğratılmasıdır ve tam aksi yönde yeni bir raya oturtulmasıdır.
Liyakat tartışması tam da bu noktada başlıyor. Birçok devlet okulu ve özel okul çok sayıda birinci çıkarırken neden birinci çıkarmamasına rağmen bir imam hatip orta okulu hedef gösteriliyor ve neden birinci olmak başarısı göstermiş bir orta okul öğrencisi babasının mesleği üzerinden hedefe konuluyor? Bu sorulara mutlak surette verilmesi gereken cevap, bunun Türkiye kamusal alanına içkin bir politik tahakküm biçimi olduğunun kabul edilmesidir. Söz konusu soru ve tahakküm biçimi, Türkiye, neden İstiklal Marşı’nı kaleme alan şairinin on yılı aşkın bir zaman dilimini Mısır’da bir tür “gönüllü sürgün” ile geçirmesine mâni olamadı ve neden ölümün eşiğinde döndüğü öz yurdunda polis takibine maruz bırakıldı sorusundan bağımsız değildir. Konu, dönüp dolaşıp Türkiye’de kamusal alanın yapısına gelmek durumundadır. Böyledir çünkü Türkiye’de kamusal alan, liyakatin mütedeyyin fert üzerinde durmasına müsaade etmeyen kurgusunu sürdürmektedir.
Liyakat tartışmaları, en yalın haliyle, yanlış bir alan üzerinde cereyan etmektedir. Halbuki, günümüz Türkiye’sinde dehşetli bir ifrazatla kendini gösteren anayasa, adalet, güvenlik, kimlik vb. sorunlarımızın hemen hiçbiri, eğer varsa bile, bugünün liyakat sorunlarına indirgenemeyecek kadar köklü. Liyakat tartışmaları, ekseriyetle sorunlarımız ile ayrı noktalarda kendisini göstermektedir. Sorunlarımız Cumhuriyet’in ilk çeyrek yüzyılındaki yanlış tercihler ile mayalanır ve en temelde kimlik ve kültür alanında kendisini gösterirken liyakat tartışmaları neredeyse istisnasız ve de nevzuhur, bugüne mahsus şekilde İslam ile irtibatlandırılabilecek isim, fiil, eser ve kurumların varlık dairesi üzerinde gerçekleştiriliyor. Sonuç itibariyle sorun, kaynakları ve onunla ilişkili sonuçlarıyla birlikte konuşulmadan ülkemizdeki bünyeleşme seyrini devam ettirmektedir.
“Bak şu zata. Bizim en ‘muvaffak’ Hariciye Nazırımız. Kendileri kadın doktoru olarak yetişmişlerdir.”
Bir örnek vermek liyakat tartışmalarının bugün içerdiği politik tahakkümün ve bu tahakkümün neleri görmeyi tercih edip neleri es geçtiğinin anlaşılmasında aydınlatıcı olacaktır. Yakup Kadri Zoraki Diplomat’ta Tiran’a büyük elçi olarak görevlendirilmesini nasıl yadırgadığını anlatır. Tedirgindir. Gazi’nin kendisine dönüp “Yakup, sende bir tereddüt hali görüyorum. Sebebini izah eder misin?” diye sorduğunu belirtir. Sıhhi maruzatına ek olarak Yakup Kadri hiç devlet hizmetinde bulunmadığını, hocalıktan başka ne memurluk ne amirlik ettiğini, serbest ve müstakil yaşamağa alıştığını, hükümetin idari mekanizmasının ise tamamıyla meçhulü olduğunu ve diplomasi mesleğinin protokol icaplarına ayak uydurabileceğini hiç ummadığını belirtir. Dönemin Cumhurbaşkanı’nın cevabı dikkate değerdir. “Bırak Allahaşkına, bu boş endişeleri; dedi. Bizim aramızda kaç kişi Devlet işlerine meslekten, ihtisastan geldiğini iddia edebilir? Zaferi müteakıp birçok kimseler, bana ‘Sen kumandan olarak vazifeni gördün. Artık, siyaset ve hükümet umurunu erbabına bırak.’ demişlerdi. İsmet Paşa Lausanne Konferansı’na giderken ‘Yahu, bu kadar mühim bir diplomatik misyon bir askere nasıl tevdi edilir?’ diyen diyene idi. Ve kahkahayla gülerek Tevfik Rüştü Beyi gösterdi: Bak şu zata. Bizim en ‘muvaffak’ Hariciye Nazırımız. Kendileri kadın doktoru olarak yetişmişlerdir.”[1] Yakup Kadri, kendisini hiçbir tecrübe ve bilgisi olmamasına rağmen büyükelçi olarak ve tabi ki zoraki Tiran’da bulacaktır.
Yakup Kadri’nin Tiran tecrübesi ve bunun üzerine dile getirdiği bir soru genelde Türkiye’nin bugününde ve özelde liyakat bahsinde cari olan bir tavrı da açığa çıkarması bakımından önemlidir. Yakup Kadri kitabın başında, Tiran’da gördüğü ilgiyi şaşkınlıkla karşıladığını aktarır. Bir gün Elbasan civarında bir ihtiyar makam arabasındaki bayrağı “Osmanlı, Osmanlı” diyerek öper, bir diğer gün bir çoban kendilerini hayranlıkla seyreder ve “Bu, İstanbul’dan Tiran’a yeni gelen Paşa mı?” diye sorar, bir başka gün fukara çocuklar kendilerine demet demet kır çiçekleri hediye eder. Gördüğü itibarın şaşkınlığı içinde aşikâr olanı hissi düzeyde bile olsa anlamak yerine, kültürel bir reddimirasın elçisi olarak Yakup Kadri’nin İslâm kültür mirasının tesis ettiği bağlar karşısındaki idrak problemi ayyuka çıkar ve şu soruyu sorar: “Bu, güzel bir memleket ve bu, asil bir milletti. Acaba, bize, uzaktan niçin o kadar kötü görünmüşlerdi?”
Yakup Kadri bu soruya cevabı şecaat arz ederken sirkatin söyleme babındadır: Kötü görünmüştür çünkü “resmi Arnavutluğun bütün kadrosunu Yıldız Sarayı’nın silahşorları ve yahut onlara benzer kimseler teşkil etmektedir.” Kötü görünmüştür çünkü “yüksek sınıfın başlıca unsurları da Boğaziçi yalılarında har vurup harman savuran Rumeli eşrafı denilen aileler içinden çıkıp gelmişlerdir.” Kötü görünmüştür çünkü, “eski Bâbıâlî memurları da buradadır.” Yakup Kadri’ye göre bu tablo tam olarak “Osmanlı Devleti’nin bütün o köhne ve çirkin mimarisi”nin yeniden ortaya çıkışıdır. Yani Arnavutluk’ta karşılaştığı, takdire değer kabul ettiği ne varsa onları hasıl eden bir dönemi ve aktörlerini, istisna bırakmaksızın hiçleyen bir tavırdan söz ediyoruz. Bu bakımdan şaşkınlığı ve sözde atfettiği değer bile esasta bir tahkir biçimine dönüşüyor.
Sorulması gereken soru, verilmesi nafile cevap
Söz konusu tavır; Cumhuriyet tarihine, kurumlarına, kamusal alanına içkin, hücreleri hâlâ diri olan hegemonik bir siyasi tavır olarak değerlendirilmedir. Yakup Kadri bu soruyu, Arnavutluk halkı için sorar ama bu soruya içkin tavrı, Cumhuriyet’i, onu kuran halkıyla birlikte bir siyasal partinin öz malı kabul eden ve bugün dahi Türkiye’ye sadece ayak bağı olan bir işgal garnizonu gibi işlev gören isim ve kurumların temel tavrı olarak okumak mümkündür. Bu sebeple İstiklal Harbi’ni bir şahıs veya parti başarısı gibi takdim eden zihniyetin paltosundan çıkan envâi çeşit siyasi aktör için, hiç değilse bugün, Türkiye’ye bakarak sormaları gereken soru da tam olarak Yakup Kadri’nin körlüğünün ürettiği sorudan mülhem, budur: “Bu, güzel bir memleket ve bu, asil bir millet. Acaba, bize niçin bu kadar kötü görünmektedirler?” Fakat bu soru, gerçek anlamıyla sorulamayacak, nihai noktada bir tür imkânsız sorudur. Dolayısıyla bu toprakları vatan olarak imkân dairesine bizzat çekmiş olsalar da varlığından rahatsızlık duyulan, varlığının politik iddialarından feragat etmeyen mütedeyyin fertlerin ve bunlarla irtibatı ne düzeyde olursa olsun ilişkili tüm kişi ve kurumların liyakat tartışmalarının odağından kendilerini çıkarabilmeleri de onların daha çok meziyete sahip olmalarıyla çözülebilecek bir mesele değildir.
[1] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Zoraki Diplomat, (Bilgi Yayınevi, Ankara: 1967), s. 16-17.