Adler ve Jung’un Din Kuramları Işığında Türkiye’de Kutsalın Sosyo-Psikolojik Dönüşümü

Modernite, Aydınlanma’dan itibaren dini kamusal alandan dışlamayı amaçlayan bir rasyonalite iddiası üzerine inşa edilmiştir. Ancak bu iddianın, 21. yüzyılda (özellikle bu düşüncenin yaygın biçimde benimsendiği coğrafyalar başta olmak üzere) beklenen karşılığı üretmediği görülmektedir. Bu çerçevede Türkiye örneğine bakıldığında, mutlak bir sekülerleşme sürecinden söz etmek güçtür. Aksine dinin yeni biçimler altında kamusal ve siyasal alanda yeniden görünürlük kazandığı bir desekülarizasyon eğiliminin ortaya çıktığı söylenebilir. Söz konusu “geri dönüş”, yalnızca bir inanç canlanması ya da geleneksel dindarlığın yeniden tesisi olarak okunmamalıdır, aksine modern rasyonalitenin ürettiği ontolojik ve anlam boşluklarına verilen çok katmanlı bir yanıt olarak değerlendirilmelidir.

Bu çalışma, söz konusu dönüşümü, Alfred Adler’in bireyi toplumsal ereksellik ve telafi mekanizmaları çerçevesinde ele alan Bireysel Psikolojisi ile Carl Gustav Jung’un bilinçdışının kolektif ve arketipsel katmanlarını merkeze alan Analitik Psikolojisi ışığında değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu değerlendirme Türkiye’nin son kırk yıllık sosyo-politik serüveni, bu iki kuramsal çerçevenin kesişiminde, dinin hem bireysel hem de kolektif düzeyde nasıl yeniden anlamlandırıldığını gösteren kısa ve yüzeysel ancak özgün bir perspektif sunmaktadır.

Alfred Adler’e göre insan, doğuştan eksiklik duygusuyla maluldür ve yaşamı boyunca bu eksikliği telafi etmeye yönelik bir üstünlük çabası (striving for superiority) geliştirir. Bu çaba, bireyin kişisel başarısının yanı sıra toplum içindeki yerini, anlamını ve değerini kurma girişimidir. Adler açısından din, bu bağlamda patolojik bir yanılsamadan öte bireyin hem içsel bütünlüğünü hem de toplumsal aidiyetini tesis edebildiği güçlü bir anlam kaynağıdır.

Türkiye bağlamında din, Adlerci bir okuma esasında pozitivist perspektifin kurbanı olacak şekilde bir tahlil öngörmektedir. Nitekim inanç konusunda Adlerci yaklaşımın getirdiği muhakeme ne yazık ki toplumsal uzamı rasyonel ve indirgemeci bir şablon ile tanımlayabilir. Nitekim, uzun süre merkez-çevre gerilimi içinde konumlanan muhafazakâr kesim için inanç konusu bir telafi ve onarım alanı işlevi olarak değerlendirilmektedir. Cumhuriyetin erken dönemlerinde kültürel ve siyasal olarak dışlanmışlık hissi yaşayan taşralı muhafazakâr birey, bu durumu dinsel kimlik üzerinden yeniden anlamlandırmış ve din, kendi kurumsal pratiklerini kurarak sembolik bir alan hâline gelmiştir. Burada din mefhumunun bireyi edilgenleştiren bir özne olmaktan çok onu tarihsel bir aktör, ahlâkî üstünlük ve kolektif bir anlam sunan bir yapı olarak görülmektedir. Hâlbuki inanç konusunun bilimsel ne bir ispata ne de pozitivist tahlillerle açıklamaya ihtiyacı vardır. Aynı zamanda bilimin açıkladığı temayüller inanç bazında anlamlandırılır. Dolayısıyla toplumsal dinamiklere ve inançlara mesafeli görüşler bu minvalde boşlukta kalmaktadır.

Ancak Adler’in özellikle vurguladığı nokta, telafi mekanizmasının sağlıklı olup olmamasıdır. Telafi, bireyi toplumsal adalet ve karşılıklı sorumluluk zeminine taşıyorsa yapıcıdır, fakat bireyi veya grubu başkaları üzerinde tahakküm kurmaya yöneltiyorsa, bu durum sahte bir yaşam üslubu (mistaken style of life) üretir. Türkiye’de bazı ideolojiler (Kemalizm gibi), (Adler’in “sosyal ilgi (gemeinschaftsgefühl)” kavramını) bu zemini yatay dayanışmadan kopararak hiyerarşik ve kapalı bir aidiyet biçimine dönüştürmüştür. Bu yapı içinde birey, seçilmişlik duygusu üzerinden kendini güçlendirirken, çoğu zaman ahlâkî sorumlulukla değil, kolektif bir üstünlük yanılsamasıyla beslenmektedir.

Carl Gustav Jung için din, toplumsal düzenin bir aracı olmaktan ziyade, insan ruhunun en derin katmanlarında kök salan arketipsel bir gerçekliktir. Jung’a göre dinî semboller, insanlığın kolektif bilinçdışında biriken kadim imgelerin görünür hâle gelmesidir. Bu nedenle din, salt ideolojik bir aygıttan ziyade insanın varoluşsal bütünlüğünü arama çabasının bir tezahürü olarak ele alınmalıdır.

Türkiye’de siyasal dindarlık, Jungcu anlamda güçlü arketipler üzerinden işlemektedir. Özellikle “mazlum” ve “mağdur” arketipleri, “kahraman” ya da “kurtarıcı” figürleriyle birleşerek geniş kitlelerin kolektif bilinçdışını harekete geçirmektedir. Kutsal ve profan ayrımına göre “kutsal” kabul edilen ve sembolik değeri yüksek anlamlandırmalar bireyin köksüzlük ve kopuş duygusuna karşı güçlü bir ontolojik güvenlik üretmektedir.

Ancak Jung’un uyardığı temel risk, dinin bireysel bireyleşme (individuation) sürecini desteklemek yerine, kolektif gölgeleri besleyen bir ideolojik perdeye dönüşmesidir. Türkiye’de dindar-seküler kutuplaşması, Jung’un “gölge projeksiyonu” kavramıyla açıklanabilecek bir görünüm arz etmektedir. Her iki kesimin de esasında “kutsal” atfedeceği histerik tavırlarla yaklaştığı “vatan”, “bayrak” gibi daha çok devlet ile bütünleşik duygularda bütünleştiği anlaşılmaktadır. Burada temel ideoloji ve inanç birbirini destekleyici bir zeminde buluşmaktadır.

Adler ve Jung’un psikolojik çözümlemeleri, Foucault’nun iktidar analizleriyle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye’de dinin kurumsal ve siyasal kullanımına dair daha bütüncül bir yaklaşım peyda olmaktadır. Foucault’nun “pastoral iktidar” kavramı, cemaat liderliği ve dinî otoritenin bireyin iç dünyasına nüfuz eden yönünü açıklamada işlevsel bir görünürlük ortaya çıkarmaktadır. Burada sorun, dinin varlığı değildir, bireylerin kendi edinimleri için araçsallaştırdıkları kazanımların toplum yararına olmamasıdır. Dolayısıyla bireyleşme olgusu bireyselleşme kavramıyla yer değiştirecek pozisyondadır.

Adlerci bir bakış açısıyla ‘dindar nesil’ söylemi, bireysel potansiyelin toplum yararına yöneltilmesi olan ‘sosyal ilgiyi’, merkezi bir otoriteye bağlılık şeklinde yeniden kurgulama girişimi olarak okunabilir. Fakat bu mühendislik çabası, mevcut sosyolojik verilerle çelişir. Rusya ve ABD gibi küresel güçler, dini toplumsal bütünlüğü sağlamlaştıran stratejik bir unsur (siyasal bir harç) olarak başarıyla kullanabilirken, Türkiye’nin kendine has yapısı bu modelin doğrudan uygulanmasına izin vermemektedir.

Jungcu açıdan ise bu durum, bireyin kendi iç hakikatini arama sürecini sekteye uğratan bir ruhsal yabancılaşma üretmektedir. Genç kuşaklarda gözlenen deizm eğilimi, bu bağlamda sadece dine karşı bir kopuşla açıklanamayacak kadar karmaşık bir süreci tanımlamaktadır. Bu çerçevede, söz konusu kuşaklarda gözlenen sürecin savunusuna ilişkin olarak, dogmatik ve araçsallaştırılmış bir din anlayışına karşı bir arayışın söz konusu olduğu yönünde bir varsayım ileri sürülmektedir. Ancak bu tür açıklama ve savunular, bireyin psikolojik düzeyde geliştirdiği bir kaçınma eğiliminin ve hedonist çağın öznesi olarak sürdürdüğü “perdelenmiş” yaşam biçiminin trajik bir yansıması şeklinde de yorumlanabilir.[1]

Alfred Adler ve Carl Gustav Jung, dinin yalnızca toplumsal bir baskı aracı ya da ideolojik bir örtü olmadığını, insan ruhunun ve toplumsal yapının kurucu unsurlarından biri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Din, bireyi adalet ve sorumluluk temelli bir toplumsallığa taşıyarak yapıcı fonksiyonunu sürdürür.

Türkiye’de din olgusu, bu iki düşünürün işaret ettiği bir eşiğe oldukça mesafeli bir yerde durmaktadır. Çünkü her iki düşünürün de din kurumuna bakışı oldukça rasyonel ve işlevselci bir yaklaşımın ürünüdür. Çünkü onların nazarında din ya kolektif bir üstünlük ve tahakküm aracına indirgenecek ya da bireyin kendi hakikatiyle yüzleşmesini sağlayan, ahlâkî sorumluluğu önceleyen ve toplumsal barışı güçlendiren ruhsal bütünlük zemini sunacaktır. Bu perspektife göre gerçek iyileşme, inanç olgusunu insanın varoluşsal bir gerçeklik olarak insanın hayatında hep var etmesiyle olacaktır.


[1] Esasen deizm ve agnostisizm gibi dinden uzaklaşmaya işaret eden yönelimlerin nedenleri üzerinde daha kapsamlı biçimde durulması gerekmektedir. Bu yönelimlere ilişkin saha çalışmalarında elde edilen bulgular, söz konusu eğilimlerin büyük ölçüde psikolojik ve sosyolojik temellere dayandığını ortaya koymaktadır. Ancak konunun önemine işaret etmekle yetinerek, bağlamdan kopmamak adına bu tartışmayı daha ayrıntılı biçimde ele almak üzere başka bir çalışmaya bırakmak yerinde olacaktır.ya koymaktadır. Ancak konunun önemine işaret etmekle yetinerek, bağlamdan kopmamak adına bu tartışmayı daha ayrıntılı biçimde ele almak üzere başka bir çalışmaya bırakmak yerinde olacaktır.

Yazar Hakkında

1992’de Tatvan’da doğdu. Lise eğitimini Erciş Anadolu Öğretmen Lisesi’nde, lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Bu yıllarda editörlüğünü yaptığı edebiyat dergisinde şiir ve öyküleri yayınlandı. 2015’te Özel Eğitim Bölümü’nden mezun oldu. Şubat 2020’de Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisansını tamamladı. 2015’ten beri MEB’de Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Yorum yaz