“Bir yönetmen, elindeki tüm parçaları kusursuz bir yapı kurana dek sabırla birleştiren bir satranç oyuncusu gibi olmalıdır.”1
Ne zamandır şöyle ağız tadıyla, keyifli bir film izlemenin özlemini çekiyordum. Filme dair kısa bir araştırma yapınca festivallerden ödüllerle döndüğünü gördüm. Festival filmleri bende her zaman ayrı bir heyecan uyandırır, tabii bu durum, beklentilerimi de doğru orantılı olarak artırır. Bu sebeple İstanbul Film Festivali bünyesinde gösterime giren filmi Beyoğlu Sineması’ndaki ilk gösteriminde izledim.
Diyebilirim ki henüz ilk yarım saat dolmadan, sinematografik hatalar yüzünden gözlerim seğirmeye başladı. Yiğidi öldür hakkını yeme, başrol oyuncusu Hakan Karsak, senaryodan ve rejiden bağımsız olarak filmi tek başına ayakta tutmaya çalışan bir performans sergiliyordu. Bana göre bir filmin senaryosu zayıf olsa bile yönetmen maharetliyse o iş bir şekilde kurtarılabilir, ancak hem yönetmen hem senaryo sınıfta kalmışsa geriye anlamsız bir görüntüden başka bir şey kalmaz.
Filmdeki ışık kullanımı öylesine gereksiz ve doğallıktan uzaktı ki, pek çok sahnede bu yapaylığı net bir şekilde hissettim. Yönetmen belli ki Nuri Bilge Ceylan ve Saeed Roustayi’den (özellikle Leyla’nın Kardeşleri filmi) etkilenmiş, ancak Ceylan’ın o meşhur “durum kadrajlarını” o kadar amaçsız ve uzun tekrarlarla kullanmış ki işin cılkını çıkarmış. Örneğin, başrolün efkarını ve çıkmazını anlatmak adına, en az 6-7 kez hiçbir monolog olmadan, sadece karakterin sigara içtiği uzun ve boş planları izlemek zorunda kaldık.
Şimdi okuyucu şunu sormuş olabilir: “Tamam da kardeşim, bu film neyden bahsediyor?” İnanın, bu soruya filmi bir buçuk saat boyunca izlememe rağmen net bir cevap veremiyorum. Eğer filmin derdi, “Orman yangınlarına çözüm üretilmiyor, yangınlar bilinçli çıkarılıyor ve tüm canlılara zarar veriyor” mesajını vermekse, bunu iki dakikalık kısa bir sekansla da gayet iyi anlatabilirdi.

[Editör Notu: Mavi satırlar spoiler içermektedir.]
Filmin ana kurgusundan neredeyse tamamen bağımsız olan hikâye, evde diğer çocuklara nazaran fark edilmeyen bir kız çocuğunun, sırf görünür olabilmek adına finalde burnunu kanatmasıyla son buluyor. Bu noktada insan sormadan edemiyor: Seyir zevkinden mahrum bir film neden izlenir? Yahut katlanılan o yoğun kasvetin ardında, zihni kurcalayan bir soru ya da güçlü bir alt metin yoksa, izleyici neden bu yüke ortak edilir?
Maalesef “eş dost hatırına” dağıtılan ödüller ve hoyratça harcanan kaynaklar, asıl parlaması gereken yetenekli yönetmenleri ve özgün düşünceleri zamanın kuytularına itmeye, onları daha doğmadan görünmez kılmaya mahkûm ediyor.
Nihayetinde, sinema önünde bekleyen fularlı beyleri ve endamlarından ziyade topuklu ayakkabılarının çıkardığı o özgüvenli tıkırtıyla dikkat çekmek isteyen hanımefendileri görünce, hayal kırıklığımızın sadece perdeyle sınırlı kalmayacağını, bu yapay atmosferin salonun dışına da taştığını düşünmeden edemedim. Perdedeki kız çocuğu fark edilmek için burnunu kanatırken, salonun dışındakiler aynı amaca fularları ve tıkırtılarıyla ulaşıyordu. Anladım ki o akşam sadece kötü bir film izlememiş, aynı zamanda sanatın etrafına örülen o kibirli ve içi boş duvarlara da çarpmıştım.
- Phillips, G. D. (Ed.). (2001). Stanley Kubrick: Interviews. University Press of Mississippi. ↩︎
Bu metinde yer alan fikirler yazara aittir ve HAZIRKITA’nın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
