İngilizcede “underrated” diye bir kelime vardır; bir şeyin hak ettiğinden daha az değer görmesi anlamına gelir. “Overrated” ise bunun tam tersidir. Bu iki kavramın Türk sinemasında da karşılıkları olduğunu düşünüyorum. Elbette beğeni dediğimiz şey öznel bir estetik süzgeçten geçer; bunu inkâr etmiyorum. Fakat bazı filmlerin gereğinden fazla övülmesi değil de, bazılarının hak ettiği takdiri görememesi bende o filmlere karşı daha güçlü bir yazma isteği uyandırıyor.
Mesela başka yazılarda ayrıca ele almak istediğim Sivas, Güneşi Beklerken ve Üçüncü Sayfa bu anlamda “underrated” bulduğum filmlerden.
Ama bunlar kadar olmasa da, Yavuz Turgul ile Şener Şen birlikteliği içinde yeterince öne çıkmadığını düşündüğüm bir film daha var: Gönül Yarası.
Muhsin Bey, Eşkıya ve Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni kadar konuşulmadı bu film. Bu fimler, Türk sinemasında gerçekten kırılma anları yarattı. Mesela Muhsin Bey, Yeşilçam’ın karikatürize edilmiş tiplemelerine dayalı yapısını kıran ilk güçlü örneklerden biriydi. Eşkıya ise seyirciyi yeniden sinema salonlarına döndüren film olarak anılır.
Peki ya Gönül Yarası?
Belki bu film, Turgul sineması ya da Türk sineması için bir dönüm noktası değildi. Ama bana kalırsa bu filmler arasında en ince, en klas olanıydı. Adeta Turgul ile Şener Şen’in “rast makamında” bir resitaliydi.
Yavuz Turgul’u bir yönetmen olarak değerlendirdiğimizde onu ilk üçe yazmayabiliriz belki; fakat bir hikâye anlatıcısı olarak ondan daha iyisinin henüz gelmediğini düşünüyorum. Yönetmen zaten hikâye anlatıcısı değil midir? Evet, öyledir.

Ama Turgul’un farkı, hikâyeyi bir “düşünce” olarak değil, bir “his” olarak kurmasında.
Onun filmlerinde çoğu zaman “ne anlatıyor?” sorusu zihinde haftalarca dönmez. Ama izlerken öyle bir içlenirsin ki, o duygu zamanla düşünceye dönüşür. Denebilir ki Turgul, izleyiciyi fikirlerden hislere değil; hislerden fikirlere sürükler.
Belki de kabiliyetini burada aramak gerekir.
Elbette idealizme yaslandığı, yer yer ezbere kaçtığı anlar vardır. Ama bunu birkaç sahneyle öyle ustaca yedirir ki o baygın idealizm bile sahici bir hâl alır. Bu noktada Zeki Demirkubuz ile ayrılır yolları. Demirkubuz gerçeği olduğu gibi alıp seyircinin önüne bırakır; tartışılmaz bir gerçekçilik sunar. Turgul ise o gerçeği neredeyse her seferinde bir idealizm süzgecinden geçirir.
Birinde hayat olduğu gibidir, diğerinde olması gerektiği gibi.
Ve ilginçtir: Turgul’un sinemasını hem güçlü kılan hem de zayıflatan taraf tam da budur. Demirkubuz ise gösterir sadece, eğmeden bükmeden. Hikâye anlatmaz, hikâyenin kendini olabildiğince çıplak anlatmasına imkan verir. Kendi dehasına hakaret mahiyetinde olan bazı filmlerini istisna tutuyorum elbette. Üçüncü Sayfa, Kader ve Masumiyet filmlerini ele alıyorum.
Gelelim Gönül Yarası’na…
Bu filmi diğerlerinden ayıran ne?
Elbette Şener Şen’in olağanüstü performansı yine merkezde. Ama bu kez ona eşlik eden Timuçin Esen de en az Uğur Yücel kadar güçlü bir karşılık veriyor.
Yine de filmi özel kılan sadece oyunculuk değil; bazı sahneler…
Özellikle finaldeki o sahne: Nazım öğretmenin kendi hayatında eksik bıraktığı bir kaderin, başka bir çocuğun saçları taranırken telafi edilmeye çalışıldığı an…
Nasıl ki büyük şiirler birkaç mısrasıyla hatırlanır, büyük filmler de birkaç sahnesiyle hafızaya kazınır. Ve Turgul, bu sahneleri kurmakta gerçekten mahir bir anlatıcı.
Türk sinemasına hikâye anlatmayı yeniden hatırlatan Yavuz Turgul’a ve o hikâyeleri içimize işleyen büyük aktör Şener Şen’e selam olsun.
