Kimse kalmıyor gece yarısını geçince banklarda; Kül Kedisi misâli herkes kabağa dönüşmüyor olsa da.

Sonu hep mutlu biten masalların en bilinir olanlarındandı Külkedisi. Zavallı kız çektiği onca acının, gördüğü onca kötü muâmelenin ardından iyilik perisinin de yardımıyla yakışıklı prensine kavuşuvermişti. Böylece masal kitabının kapağı da kapanmıştı.

Artık öyle mutlu sonlarla biten masallar yazmıyorlar. Ya da mutlu sonla biten masallara inananlarımızın sayısı her geçen gün azalıyor. Ne yazık ki bu istatistiklere hiç mi hiç yansımıyor.

Hepimiz realizmin ya da idealizmin boğucu ırmağında yüzmeye çalışıyoruz. Hiç eziyet çekmemek üzerine kurduğumuz konforlu hayatların bizi ‘hiçbir şey’ karşılığında sürekli olarak ödüllendirmesini bekliyoruz. Böylece dâimâ bir mutsuzluk durağından bir diğerine hızlıca yol alıyoruz. Ne ideal olana ulaşabiliyor ne de reel olanı kabullenebiliyoruz.

Ali Şeriati, realist ve idealist ekolleri şöyle açıklıyor:

İdealizmde her şey olması gereken yüce temeller üzerine kurulur. Bu ideallerle uyuşmayan tüm gerçekler reddedilir ya da yok edilir.

Realizmde ise her şey sadece var olduğu için kabul edilir. Özellikle Şeriati burada Hıristiyan kilisesinin evlilik kurumunu koruma amacıyla boşanma kapısını kapatmasını veya yok saymasını örnek olarak verir ve ardından “Toplumsal gerçeklerin üstlerine kapıyı kapatırsak pencereden uçar giderler.” der.

İdealistler gerçekleri görmek istemez, hoşlanmadıkları şeylere gözlerini kapatır ve böylece onların varlık sahasından kalkacağını düşünürler.

Realistler var olan her şeyi kabul edip, gördüklerine âdeta îman ederler. Bu doğrultuda ideal olanı da yok sayabilirler. Onlar mevcut olan şeyi olması gereken olarak algılayıp ‘böyle olması gerekir’ ifâdesini idealistlere ait boş bir söz olarak telakkî ederler. Bu görüş mensuplarına göre iyi ya da kötü olsun realiteye muhalefet hayalperestlikten başka bir şey değildir. Varlık sahasında olan her şey kabul edilmeli ve resmen tanınmalıdır.

İdealist düşünürler ütopyacıdır, toplumları belki de hiçbir zaman gerçekleşmesi mümkün olmayan yüce ideallerle davet ederler.

Şeriati’ye göre “Realizm aç insanı zehirler, idealizm ise onu açlıktan öldürür.’’

Yazar tüm bu değerlendirmesinin sonucunda tek başına ne realizmle ne de idealizm ile bir yere varılamayacağını aksine bunların birleşiminden olumlu bir sonuç doğacağı görüşünü ortaya koyar. Bunu da tam olarak İslam’ın gerçekleştirdiğini belirtir. Ona göre İslâm ne realistler gibi var olana teslim olur ne de ne de idealistler gibi gerçeklerden kaçar. Aksine o var olanı teslim alır, gerçeklerin de üzerine gider. İslâm olması gerekeni yapıp toplumsal gerçeklikleri kabul ederek işe başlar ve sonunda da onlara hâkim olma başarısını gösterir.

Şeriati’ye göre bu birleşimin en iyi örneği Mekke ve Medine toplumudur. Hz. Muhammed’in İslâmiyet ile birlikte bu toplumda gerçekleştirdiği değişim ve dönüşüm realiteyi yok saymayan fakat idealden de vazgeçmeyen bir örneklik olarak capcanlı karşımızda durmaktadır. Hz. Muhammed bir peygamber olarak içinde yaşadığı toplumun gerçekliklerini çok iyi biliyor ve kendisine tebliğ etmesi için gönderilen vahyin o toplumdan nasıl bir değişim ve dönüşüm istediğini de bu gerçekliklerden yola çıkarak kavramsallaştırıyordu. Toplumun içerisinde var olan kurumlar, gelenekler, görenekler ve âdetler dinin süzgecinden geçiriliyor değiştirilmesi gereken yönleri değiştiriliyor, eksiklikler gideriliyor fazlalıklar çıkarılıyor ve böylece reelden yola çıkarak ideale ulaşılıyordu. Fakat bunun yanında toplum içerisinde varolagelen her türlü çürümüş yapı da ivedilikle tasfiye ediliyordu.

İslâm; târihi, insanı, rûhu, bedeni, ilişkileri ve toplumu ‘görüyor’ ve bu gerçekliği inkâr etmeden, onu kabul ederek idealleri doğrultusunda şekillendiriyordu. Ne var olan gerçekliğe teslim oluyor ne de gerçeklikten kaçıyordu. Bilakis onların üzerine giderek değişimi ve dönüşümü gerçekleştiriyordu. Bu noktadan yola çıkarak diyebiliriz ki mevcut gerçekliği inkâr etmek onların hâkimiyet alanının genişlemesine izin vermektir.

Sonuç olarak İslâm, insanların zihin dünyâlarını bulandırmayan aksine netleştiren bir birlik-bütünlük anlayışı ortaya çıkarıyordu. Bu anlayış, sıhhatle nefes alıp veren ve bunun netîcesinde bütün organları uyum içerisinde çalışan bir toplumsal yapıya vücut veriyordu.

Sadece Şeriati’nin bu söylemlerine bakarak bile İslâmiyet’in aşırılıklara kaçmadan, kırmadan ve dökmeden nasıl yeni bir zihniyet inşâ ettiğini görmek mümkün oluyor. Ortaya koyulan bu yeni zihniyet insanı uçlara sürüklenmekten ve arada sıkışıp kalmaktan kurtararak ona daha geniş, ayaklarını sağlam biçimde yere basabileceği bir zemin vâdetmekle kalmıyor bunu gerçekleştiriyor da.

Gelgelelim biz, bugün içinde bulunduğumuz sularda debelenip duruyoruz. Mutsuzluk ve huzursuzluk girdabından çıkamıyoruz. Bunun sebebi belki de bize özgü düşünme kodlarının dışına çıkmamız fakat karşılaştığımız yeni düşünme biçimlerine de bir türlü gerektiği gibi bir teslimiyet ile bağlanamayışımız olabilir. Debelenmekten kurtulup yüzmeye başlayabilmek için önce suyu tanımak, ondan korkmamak ve kulaç attığımız suya teslim olmak gerekir ki suyun yüzeyinde rahatlıkla kalabilelim. Daha da önemlisi, bizim evvelâ gönül rahatlığı ile yüzeceğimiz suyun hangisi olduğu noktasına bir karara varmamız, bizi ârafta kalmaktan kurtaracak irâdeyi göstermemiz gerekiyor.  Tıpkı bir siyâsetçimizin de dediği gibi bizim idealizmimizi zedelemeyen bir gerçekçiliğin ve gerçekçiliğimizi anlamsızlaştırmayan bir idealizmin dengesini tutturmamız ve bunu tüm tutumlarımızda gözetmemiz gerekiyor. Kısacası kendimize gelmemiz gerekiyor. Hem belki o zaman mutlu sonla biten masallara inancımız da artar.

| metin için kullanılan resim Peyami Gürel‘e aittir

Yazar Hakkında

Yorum yaz