Her dönem ve her siyaset kendi kavramlarını, kelimelerini bulur ve öne çıkarır. Öyle ki Türkçenin en mahir ağızlarının aklının ucundan geçmeyen, sözlüklerin en açılmadık sayfalarında hatırlanacağı günü bekleyen öyle kelimeler vardır ki, ihtiyaç duyulan o zamanda hatırlanır ve dahası asgari Türkçe dikkatinin uzağından geçmediği birtakım resmî evrakların hamurunu bile şaşırtarak arzı endam etmeye başlar. İstikşaf ve iltisak bunların ikisi. Kelimeler sözlükte durduğu gibi duruyor olsalar, sözünü ettiğim arzı endama ayrıca dikkat kesilmeye hacet yoktu. Fakat kelimeler, kendi anlam sınırları içerisinde sabit kadem durmuyorlar; hareket ediyorlar, birbirlerine kastediyorlar, ima etmenin ve ifade etmenin ötesine geçip birbirlerinin canını alıp can veriyorlar. Demem o ki, zikrettiğim bu iki kelimeye de iki kelime deyip geçmemekte fayda var.

İstikşaf ve iltisak kelimelerini, 2014 sonrası Türk siyasi hayatının temel kırılma noktalarını anlamak için elverişli iki kelime olarak görebiliriz. İkincisi ilkini akamete uğratan bir kelime. İltisak daha cengâver ve kılıcı keskin bir kelime imiş ki istikşaf kelimesini, lügatindeki yerine rıza göstermeye ikna etti. Doğrusu bu iki kelimenin ekranları, gazete köşelerini ve siyasetin envâi çeşit kokuşmuş ağzını peşinde sürüklemeye başladığı günlerde, bu iki kelimeyi daha önce hiç duymamış olmanın şaşkınlığını yaşıyordum. Duydumsa da başı sonu belli anlamlı bir cümle içinde gündelik hayatta kullanıldığına şahit olmamıştım. Ne var ki, birileri, bu kelimeleri hatırladı, önce kalıba sonra dile döktü ve bu kelimelerin kullanılmasına yönelik bir karar beyanı sanki Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşlarına bilinmeyen kanallardan iletiliverdi de herkes bir anda bu kelimeleri on yıllardır ve her gün kullanıyormuşçasına kullanmaya başlayıverdi.

Bugünlerde o vakitler yaşadığıma benzer bir şaşkınlığı bana yaşatan bir kelime üzerine düşünürken zihnime üşüşenler bunlar. Şaşkınlığıma sebep olan kelime ise: hicret. Pek tabii hicret, ne istikşaf ne de iltisak gibi lügatlerin ilgili sayfalarında mercekle aranacak türden bir kelime. Kendi varlığına ve yaşadığı topraklara hınçla bakmayan ortalama Türkiye vatandaşı, bilinç düzeyinde olmasa bile, bu kelimenin hudutları içine doğuyor dersek abartmış sayılmayız: İslâm’ın en temel kavramlarından, bir kavram olmanın ötesinde, İslâm’ın ve efendimizin hikayesinin kritik eşiği ve zemini, öncesini ve sonrasını kuran bir eylem. Zamanımızı, dünyamızı ve idrak biçimimizi tümüyle belirleyen bir hareket. Hicreti, ne hatırlamak içine doğduğumuz kültür bakımından şaşırtıcı bir durum arz ediyor ne de üzerine konuşmak çok özel bir sözlük işçiliği gerektiriyor. Hicret, ihtiva ettikleri ve ihsas ettikleriyle özel bir çaba sarf etmesek de idrak etmesek de hayatımızın bir parçası. Öyleyse hicret kelimesinin bana yaşattığı şaşkınlık nedir?

Şaşkınlık dedim ama daha ileri giderek bu kelimenin kullanıldığı bağlamın midemi bulandırdığını, her zerremde derin bir tiksinti uyandırdığını belirtmeliyim. Ne olduysa oldu ve Türkiye kamuoyunda ıstılahtaki anlam katmanlarından bir bir soyulmuş ve tanınması güç şekilde dizleri üzerine çöktürülmüş bir halde hicreti görmeye başladık. Hicret, bu bakımdan ne acıdır ki Türkiye’de Filistinlilerin kaderini paylaşıyor diyebiliriz. Fakat kelime “Filistinlilerin hayrına” mazrufu içinde ve hassas kalplere özgü vurgularla bezeli. İtimat ettiğim ve değer verdiğim insanlardan ve yakınlarımdan dahi bir koro dikkatiyle hicret, hicret, hicret kelimelerinin döküldüğüne şahit olmanın şaşkınlığı içerisindeyim. Trump’ın Filistinliler için “gönüllü göç” projesini bir konu başlığı olarak dünya kamuoyunda görücüye çıkardığı bağlamda bu koroya işlerlik kazandıran bir atmosfer özellikle yaratılıyor. Bir yıl önce değil, iki yıl önce değil de hicret neden şimdi hatırlandı? Kelimeyi yurt içinde görücüye çıkaranlar Yılmaz Özdil ve benzerleri olmadığı için ikna olması gereken çevreler tetiklenmiyor. Âlâ.

Sorum şu: İkna olması gerekenler bizler miyiz? Filistinlilerin hicret kararını verme makamı Trump, Netanyahu veya “yaşananları kalbi kaldırmayan aşırı hassas ve sorumluluk duygusu yüksek” köşe yazarları mı? Samimiyetini asla sorgulayamayacak bile olsak, çok değer verdiğimiz ve itimat ettiğimiz insanlar mı? Karar mercii bizim iki dudağımızın arasında mıdır? Bu yöndeki mülahazalara ayak uydurmanın insanları, Filistinlilerin varlığını ve iradesini tanımayanlardan farklı bir noktaya götürme imkânı, bana kalırsa, yok. Niyetimiz iyi olsa da yok. Hicretin kararını hicreti gerektirecek şartlar içinde yaşayan insanlar vermediğinde, bunun adı, uluslararası ilişkiler disiplininin steril dilinde dahi, en iyi ihtimalle, “zorunlu göç” olarak nitelendirilebilir. En azından ve hiç değilse, yeryüzünde hâlihazırda hiç kimsenin gösteremediği bir direnişi ortaya koyan insanların, istediklerinde hicret kararını alamayacak kadar iradeden yoksun olmadığını anlamalı. Bu hususta söylenebilecek olan, açıkça içinde bulunduğumuz çaresiz ve utanç verici durumu kabul edip “gelmek istedikleri takdirde, Filistinlilere kapılarımız açık tutulmalıdır”ın ötesi olmasa gerek. Şu iğrenç bağlamda, kendi anlam dünyasından zorunlu göçe tabi tutulan bir kelime olarak hicretten hicret etmek, kendi akıbetimiz açısından daha mâkul görünüyor.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı.

Yorum yaz