İbrahim Özcoşar’ın (Prof. Dr.) verdiği “İslam Düşüncesinde Tarih Yazımı ve Müslümanların Tarih Tasarımı” başlıklı semineri takip eden Cihan Çaça önemli dikkatler içeren notlarını HAZIRKITA için derledi.


25 Aralık 2019 Çarşamba günü, Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İbrahim Özcoşar “İslam Düşüncesinde Tarih Yazımı ve Müslümanların Tarih Tasarımı” başlıklı bir seminer gerçekleştirdi.

Sunumda öncelikle; Müslümanların Tarih tasarımından bahsederken aslında tam olarak İslam’ın temel referanslarından yola çıkarak, Müslümanların tarih anlayışının, tarih felsefesinin nasıl şekillendiğinden bahsettiğini belirten Özcoşar, konunun oldukça insanî bir mesele olduğunun altını çizdi. Bu bağlamda, insanî olan her durumda olduğu gibi çok farklı yaklaşımların ve değerlendirmelerin olduğu bir alandan bahsedilmektedir.

Prof. Özcoşar’ın sunumu şu şekilde devam etti:

“Tarih Nedir?” sorusunun cevabını oldukça kısa bir şekilde verebilmek mümkündür: Tarih, tarihçinin yaptığı, kurguladığı bir şeydir. Tarihçi belgelere dayalı olarak araştırma yapmaya başladığı andan itibaren o belgelerde bir dezenformasyona sebep olur, belgeyi bozar. Bozduğu için de aslında tarih, o belgelerin ne dediğinden çok, tarihçinin onu nasıl algıladığı ve nasıl değerlendirdiğiyle ilişkili bir şeye dönüşür. Tarih, daha en başından itibaren bir tasarımdır ve bu tarihçinin işidir. Burada ‘tasarım’ kelimesinin kullanılmasının sebebi tam olarak budur. Peki Müslümanların, temel İslam kaynaklarını referans alarak ürettikleri tarih tasarımı nasıl oluşmuştur? Modern dönem ve sonrasında tarih, genel olarak bir tasarım olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Özellikle Hegel’in tarih felsefesi eleştirisi, tarihi hazır bir metin olmaktan çıkarıp, onun tasarım olduğu düşüncesini ortaya koymuştur. İslam düşüncesinde bu konuyla ilgili en ciddi çalışmalardan birini yapmış olan Muhammed Kutub da Hegel’in oldukça etkisinde kalmış ve Müslümanların tarihe yaklaşımlarının bir tasarım olduğunu İslamî literatüre uygun bir üslûp ile açıklamıştır.

Müslümanların tarih ile ilişkisi hiç şüphesiz bir inanç alanı olarak başlamış ve ilk irtibat Kur’an anlatımı ile kurulmuştur. Kur’an’ın bir metin olarak, anlatılanı tarihle somutlaştırması, birçok ilkesini tarihten örnekler vererek pekiştirmesi ve Hz. Peygamber’in bunları daha detaylı bir şekilde kıssalar olarak anlatması hem anlayış hem yaklaşım hem de üslûp olarak Müslümanların tarih ile ilişkilerini etkilemiştir. Kıssalar, insan tarihine hükmeden, ilahi kanunlara dikkat çeken birtakım hareketler, görüntüler ve sesler halindeki tarih manzaralarıdır. Burada Kur’an’ın bize bir tarih felsefesi sunup sunmadığı konusunda farklı görüşler mevcuttur. Bir kısım tarihçiye göre; Kur’an bize açıkça ortaya konmuş bir tarih felsefesi değil, tarih konusunda belirli birtakım iddialar sunmuştur. Bir başka yaklaşıma göre; İslam, diğer vahye dayalı dinler gibi geniş anlamda bir tarih felsefesi geliştirmiştir. Üçüncü bir yaklaşıma göre ise; Kur’an tarihi, geçmişle ilgili birtakım malumatlar yığını olarak değil, aksine insanın dünya görüşünün şekillenmesine katkısı olan, düşünme melekesini ve muhakeme yeteneğini geliştiren, basiretini arttıran ve manen olgunlaşmasını sağlayan bir disiplin olarak sunmuştur. Üçüncü yaklaşım, bu konuda net bir şey söylemektense bir ara form oluşturması açısından daha mantıklı görünmektedir.  

Kur’an’daki tarih anlayışına genel olarak baktığımızda şunu söyleyebiliriz: Kur’an kendi tarih anlayışını, insanın tarihteki bireysel ve toplumsal nitelikleri üzerine kurar. Toplumsal açıdan insan tabiatının belirli, sabit olgularına değinir ve bozuk toplumun çöküşüyle sonuçlanan, insan amellerinin kaynaklarının bozulmasına neden olan ahlaki ve toplumsal faktörlerin üzerinde önemle durur. Toplumsal yasalar bağlamında bazı kavramları ön plana çıkarır. Kısacası şunu söyler; eğer toplumlar bu kavramlar etrafında şekillenirse güçlü olurlar. Ama bunlardan vazgeçerlerse zayıflarlar. Genel anlamda Kur’an’ın bütünüyle ilişkilendirebileceğimiz iki kavram ise; ahlâk ve adalettir. Bu iki kavram Kur’an’ın tarih anlayışında merkezde yer alan iki temel kavram olarak kabul edilebilir. Tarihçi ile Kur’an arasındaki en sıkıntılı konulardan biri de ‘kader’ inancına nasıl bakıldığı yönündeki tartışmalardır. ‘Kader nedir?’ sorusuna tarihçinin cevabı şöyle olabilir: Kader, Allah’ın ‘İlim’ sıfatı ile ilişkilidir. ‘Allah bilir’. Dolayısıyla böyle bir yaklaşım, nedensellik problemini de ortadan kaldırıp, tarihin önünü açabilecek bir yaklaşım olarak da değerlendirilebilir.

Burada Müslümanların tarih yazımıyla ilgili bir dönemlendirme de yapmak mümkündür: İlk dönem, ara dönem ve modern dönem ve sonrası şeklinde üçlü bir tasnife tabi tutabiliriz. Bunlar üzerinden, Müslümanların tarih yazımının nasıl şekillendiği özetlenebilir. İlk dönem Müslümanlarının Hz. Peygamber’in hayatı etrafında bir İslam pratiği oluşturma çabaları, onları olabildiğince ciddi bir şekilde siyer ve hadis çalışmalarına itmiştir. Böylece ilk dönem Müslümanları hadis ve siyer çalışmaları çerçevesinde değerlendirilen oldukça metodolojik bir sisteme ve sosyal bilimler bağlamında modern bilimin birçok açığını kapatabilecek bir sistematiğe sahip bir disiplin oluşturdular. Hadis ilmi, tarih ile kıyaslanamayacak şekilde bir metodolojik derinliğe sahip bulunuyor ve tarih, hadis ile kıyaslandığında oldukça sıradan bir yazım tekniği üzerinden şekillenen bir yapı ile ilerliyordu. Tarih çalışmaları, özellikle 15. yüzyıla kadarki süreçte, hadis çalışmaları kadar ciddiye alınan bir alan haline dönüşmemişti. Buradaki önemli noktalardan biri de ilk dönem Müslümanlarının tarih alanında herhangi bir örneğe sahip olmadığı gerçeğidir. Bu dönemde tarih ile ilgili neredeyse hiç çeviri yapılamamış durumdadır. Ancak bu, ilk dönem Müslüman tarih yazıcılarının bir bilinçten yoksun olduğu anlamına gelmemektedir. Taberi’nin şu cümleleri bunu kanıtlar niteliktedir:

Benim bu kitabımı gözden geçirenler bilsinler ki, bu eserimde benim tarafımdan kaydedilen her bilgi ve haber, pek azı hariç olmak üzere, aklî delillere, insanların fikir ve akıllarıyla düşünerek buldukları nedenlere dayanmayıp ancak senedleriyle râvilerini gösterdiğim haber ve rivayetlere dayanır. Çünkü geçip gidenlere ve sonra gelenlere dair olan haber, olay ve hadiselerden her biri, bunları gözleriyle görmeyen ve o zamanları idrak etmeyenlere; ancak o halleri gören ve işitenlerin haber vermeleri, o haberleri nakletmeleriyle bilinir, akıl ve fikir ile bilinmez. Geçip gidenlerin bazılarına dair naklettiğimiz haberlerin bir kısmını doğru ve hakiki bulmayıp inkâr edenler veyahut çirkin sayanlar bulunursa, onlar bilsinler ki, bu haberler tarafımızdan uydurulmadı, râvilerce bize nakledildi. O haberler bize nasıl nakledildi ise, biz de o şekilde kitabımıza kattık.

Klasik dönem İslam tarihçilerinin bir bilinçten yoksun olduğu şeklindeki yaklaşım, Taberi’nin bu duruşuyla, bu söylemiyle yıkılmış oluyordu. Taberi, kendinde geçmiş olayları yorumlama hakkını bulmuyordu. İnsanların bir olayı, o şartlar içinde yaşamadan anlamalarının mümkün olmadığını, dolayısıyla ancak olaylar içinde yer almış kişilerin gözlemlerinin ve rivayetlerinin makul kabul edilebileceği bir bilince sahiptir. Yani, klasik dönem İslam tarihçileri sadece rivayetlere dayanıyor olmalarına rağmen bir bilinçten yoksun olmamışlardır.

15. yüzyıl ile başlatabileceğimiz ara dönem ise, Müslümanların tarih metodolojisi açısından en verimli yüzyılıdır diyebiliriz. Bu dönemi iki önemli isim üzerinden açıklamak mümkündür. Biri aslen İzmirli olup daha sonra Mısır’a yerleşmiş olan Muhyiddin el-Kafiyeci’dir. 1463 yılında yazdığı “el-Muhtasar fî İlmi’t-târîh” adlı eseri tarih metodolojisi ile ilgili ilk ciddi çalışmalardan biridir. İlk tarih metodolojisi kitabı olarak nitelendirilebilecek bir eserdir. İkinci isim ise İbn-i Haldun’dur. Ünlü eseri “Mukaddime”, tarih yazım yöntemindeki boşluğu doldurmaya yönelik inanılmaz bir teorik bağlam oluşturur. Bu iki çalışma ara dönem olarak adlandırdığımız dönemin en önemli iki eseridir.

Buradan sonra artık modern tarihin İslam ile problemini açıklamak gerekiyor. Nedir bu problem? Modern dönem sonrasında yapılan tarih çalışmalarının dil ve üslup açısından etkileyiciliğini tartışmak gereksizdir ancak aynı şeyi tarihin yorumlanması açısından söylemek neredeyse imkansızdır. Tarihin modern yorumu ile ilişkili temel problem, tarihin belli bir dünyanın merkeze alınması üzerinden ilerlemesini içermektedir. Bütün bir tarih, bütün bir insanlık geçmişi, Batı medeniyeti üzerinden yeniden kurgulanıp insanlığa sunulmuştur. Diğer bütün medeniyetlerin onun gerisinde hatta ona hizmet etmeyi amaçlayan unsurlar olarak görülmesi söz konusudur. Dünyanın geri kalan belli kesimlerini öteleyen, hatta belli kesimlerini dünyadaki bütün suçların müsebbibi olarak gören bir tarih anlayışı ön plandadır. Modern tarih, ilerlemeci ve seçici bir anlayış benimser. Belli toplumları seçer, belli toplumları eler. Güçlüler yaşar, zayıflar yok olur. Modern dönem ve sonrası sosyal bilimler tam olarak böyle bir yaklaşım üzerine oturtulmuştur.

Zihnimizde var olan belirgin sınırları ve bağımlılıkları aşabileceğimiz yeni bir tarih yaklaşımı ortaya çıkarmamız gerekmektedir.

Bu dönemlerin İslam dünyasına yansımaları da üç farklı şekilde gerçekleşmiştir. Birincisi: Teslimiyetçi bakış açısıdır. Batı düşüncesinin olabildiğince yetkin ve gerçekten de tarihin sonunu belirleyebilecek bir düşünce çerçevesinde oluştuğunu düşünüp, modern düşünceye teslim olan yaklaşımdır ki; bu İslam dünyasındaki en etkili yaklaşımlardan biridir. İkincisi: Nefret düzlemidir. Bu yaklaşımda, Batı’dan olabildiğince salt duygusal bir yaklaşım içerisinde, klasik savunmacı bir mantıkla nefret etme durumu mevcuttur. İslam medeniyetinin çok gelişmiş, Müslümanların çok iyi bir toplum olduğunu iddia eden, bir asr-ı saadet savunmacılığına girişen, Batı medeniyetine karşı nefret dili kullanan bir kesim hakimdir. Üçüncü bir kesimden bahsetmenin mümkün olup olmadığı tartışılır fakat Batı düşüncesine eleştirel yaklaşıldığı gibi, kendi medeniyetiyle ilgili de doğru eleştiri yapabilecek bir yaklaşım içerisinde bulunan tarihçi tipi oluşturmak mümkün olabilir.

Özetle, İslam dünyasında tarih yazımı anlamında genel bir kafa karışıklığı mevcuttur. Bunların aşılabileceğine inanmakla birlikte, birkaç husus üzerinde durmamız gerektiği aşikardır. Zihin olarak olabildiğince açık bir şekilde yoğun çalışmalar yapmalıyız. Zihnimizde var olan belirgin sınırları ve bağımlılıkları aşabileceğimiz yeni bir tarih yaklaşımı ortaya çıkarmamız gerekmektedir. Özellikle dil ve üslup yönünden bizi etkileyen postmodern yaklaşımların dayattığı belli bağımlılıklardan çıkıp, kendimize ait konulara ve coğrafyamıza yoğunlaşmamız gerekmektedir.

İbrahim Özcoşar Kimdir:
1975’te Diyarbakır’da doğdu. 1998’de Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 2000 yılında Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisans derecesi aldı. 2000’de Dicle Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2006’da Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde “19. Yüzyılda Mardin Süryanileri” adlı teziyle doktor unvanı aldı. 2010’da doçent, 2015’te profesör olan Özcoşar, 2015’te Mardin Artuklu Üniversitesi rektör yardımcılığı ve Mardin Artuklu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi dekanlığı yaptı. Özcoşar, 2019 yılının Ağustos ayında Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörlüğüne atandı.

Cihan Çaça Kimdir:
1995’te İstanbul’da doğdu. 2017’de Malatya İnönü Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. 2019’da Mardin Artuklu Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek lisans eğitimine başladı. 2018’den beri Afrika araştırmaları ile ilgilenmektedir.

Yazar Hakkında

HAZIRKITA, bir odağa yaslanmaksızın ve verili politik-poetik angajmanlara dâhil olmaksızın konuşabilme ihtiyacına binaen 2017’de yayın hayatına başladı. Türk ve dünya edebiyatının seçkin ve özgün örneklerine yer verme, nitelikli kültür-sanat yayıncılığı yapma ve bağımsız bir tartışma platformu oluşturma ilkesiyle yayın hayatını sürdürüyor.

Yorum yaz