Don Quijote’nin önsözünde anlatıcı aylak okuruna seslenir ve eseri hakkında bir muhasebe yapar. Bu muhasebede anlatıcının eserin eksikliklerine ilişkin bazı endişelerini görürüz: “Çünkü ben yetersizliğimle, cehaletimle, eksikliklerini gideremeyeceğim; mizaç olarak da tembel olduğum için, benim kendi başıma söyleyebileceğim şeyleri söylesinler diye yazar aramayacağım.” Anlatıcının endişelerini duyan arkadaşı kahkahalar boğularak endişelerinin sebebinin yetenek eksikliği olmadığını, aşırı tembellik mantık kıtlığından kaynaklandığı ifade eder. Devamında bir dizi öneride bulunur. Önerileri daha çok –mış gibi yapmanın usullerine ilişkindir. Mesela arkadaş, eserinde yerli yersiz atıflara ve a’dan z’ye yazarları sıralayan bir listeye yer vermesini, başka hiçbir işe yaramasa bile bu uzun yazarlar listesinin kitaba beklenmedik bir otorite kazandıracağını söyler. Nasılsa kimseyi ilgilendirmediğinden kimse onları izleyip izlemediğini araştırmayacaktır der. Latince alıntılar yapmasını söyler. Başlangıçta yer vermek için ciddi ve asalet unvanı taşıyan kişiler tarafından yazılmış soneler, epigramlar ve methiyeler bulamıyorsa kendisinin yazmasını sonra onları istediği kişilere atfetmesini salık verir ve devamında şunları söyler: “Onlara ait olmadığını, birkaç ukala geveze, arkanızdan fısıldayıp dedikodu yaparsa da, metelik vermeyin; çünkü yalanınız ortaya çıksa bile, yazdığınız eli kesecek değiller.”

Bu satırların bugünkü konuşma ve yazma biçimlerinin vasatına da işaret eden bir boyutu var. Arkadaşın tavsiyelerinde görüldüğü üzere, konuşanlar konuştuklarının dayanaklarını da temin ediyor. Böyle olunca karşınızdaki size dair konuşuyor ve siz kendinizden şüpheye düşüyorsunuz. Veya haklıyı ve suçluyu ayırıyor, bir sorunun yapısal boyutlarını görmezden geliyor ve külliyen size fatura ediyor. Olup biten ile kendilerine atıfta bulunulanların ilintisine dair bir soruşturma yapmanın kendisi gevezelik, dedikodu makamında yargılanıyor ve imha ediliyor. Çok konuşmanın haklılığı tesis ettiğini görmek beraberinde neyi getirir? Daha çok konuşmayı. Daha çok konuşmanın ise bir tür perdeleme işlevi gördüğü açık. Kaynak ve zaman israfı olarak göreceğiniz bir durum yegâne gerçeklik olarak kendisini size dayatıyor. Başınızı çevirdiğiniz yerde göreceğiniz bir panoda, gözlerinizi kapattığınızda duyacağınız bir duyuruda, izlediğinizde gözlerinizle ayıklayıp geçemeyeceğiniz bir yerleştirme üründe sürekli olarak kendisini dayatan bir konuşma pratiği. Siz elleriniz yanarken su taşımaya çalışabilirsiniz, kenarda konuşan üst gerçekliği tesis etmektedir. Siz kendi ayaklarınız üzerinde durarak bir mecranın sınırlarını bir ömür gözetmeye çalışabilirsiniz, fon ile mahmuzlanan korolar tek bir ağızdan özgürlük mottoları altında ezberlerini kamuoyuna terennüm ettirmektedir.

Siz dünün ve bugünün asgari düzeydeki gerçekliğini görüyor veya görmeye çalışıyor olabilirsiniz. Bu görü ve çaba, bugüne ve yarına ilişkin paranoyaları konuşarak geçimini temin edenlerce bir gevezelik ve dedikodu olarak tasnif ediliyor. Bu tasnifi tesis eden konuşma muhatap da kabul etmiyor. Bu konuşma biçimine daha çok konuşarak cevap verilmesi mümkün görünmüyor. Sizin konuşmanızdan kendi iftiralarını, faraziyelerini bir olgu olarak kabul ettirmenin haklılığını, sustuğunuzda söyleyecek bir sözünüz olmadığını çıkarıyor. Telefonda, televizyonda, radyoda, basılı ve görsel medyada konuşmanın bu biçimi birbirine eklemlenerek kendinize mahsus tek bir alan bırakmamacasına zihninize, kalbinize, dilinize, ellerinize dolanıyor. Literatürdeki baskın yorumu ve referans ağını, siyasetteki hâkim söylemi, edebiyattaki görünür akımları, eş dost ortamının havaya içkin dengesini -arkadaşın vurgularından yararlanırsak- bir gayret ve mantık atılımıyla şekillendirme ve ele geçirme çabası daha çok konuşmayı teşvik ediyor. Konuşmayı her şeye önceleyen bir ödev ahlakı. Değil mi ki konuşmak medeni insanların işi, daha çok konuşulması için sürekli yeni mekânlar, imkânlar, insanlar arz edilmeli; daha güzel konuşanlara yönelik daha güçlü bir talep ihdas edilmeli diyor konuşmanın bu biçimi. Konuşmanın bu biçimine meşruiyet atfedecek her türlü konuşmanın çürütücü olduğunu düşünüyorum.

Yazar Hakkında

1993’te, İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde “The Relationship between Being, Truth and Art in the Thought of Heidegger” başlıklı teziyle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe Bölümü’nde doktora eğitimine devam ediyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı (şiir) 2018’de yayımlandı.

Yorum yaz