Müslümanlar ne zaman kendilerine, adlarına ve “Allah’ın ipine” biraz olsun yabancılaşmaya başlasa Allah yardım ipini uzatıyor ve Türkiye’de politik müdahaleyle ihdas edilmiş ve taşıma suyla yetiştirilmiş “sera toplumu” unsurları, ama bildirilerle ama başka şekillerde Türkiye’yi vatan kılan İslam’ın mü’minlerine ve değerlerine dil uzatmaya başlıyor. Bu hiç şaşmıyor. 168 ismin Ramazan arifesinde, yani dün (18 Şubat 2026) Türk siyasi tarihinde örneklerine çokça rastlanabilecek ve nâkesâne bir dilin ve kaltabanca tavrın tipik örneği sayılabilecek “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlıklı küfürnameyi okuduğumda ilk düşündüğüm tam da bu oldu. Metinde “ABD güdümlü gerici saldırı”dan, “Orta Doğu’nun gerici bataklığına sürüklenmek”ten, o hangi toplumsa artık “toplumdan yükselen laiklik çağrılarından” ve hadsizce “şeriatçı dayatmalardan” söz ediliyor. Bu ithamların farklı kıyafet ve kavramlarla Üçüncü Selim’den bu yana Osmanlı bakiyesi coğrafyanın kaderini İslam’dan ayrı görenlerce dile getirildiğini söylemek mümkün. Son 100 yılda kurumsal birtakım tahkimatla gövdeleşmişken, her geçen gün ne toprağa kök salabildiklerini ne de bu ülkenin geleceğine kement atabileceklerini anladıkça seviyesizleşmeye ve kirlerini, biraz olsun tanımadıkları insanların üzerine boca etmeye daha çok meylediyorlar. Yaşadıkları topraklarla bir sömürge valisinin maiyetindeki insanlar gibi ilişki kuranların dilidir bu. Kaybetmeye ve alçalmaya devam edecekler.

Diğer taraftan belki de Türkiye tarihinde hiç görülmemiş türden bir Ramazan sevincinin okullarda ve toplumda nasıl boy verdiğini hayret ve memnuniyetle izliyordum ki Eğitim-İş ve Eğitim-Sen’in “laiklik ve eğitim hakkı vurgu”lu herzevatını gördüm. Millî Eğitim Bakanlığının 12 Şubat’ta 81 ile gönderdiği ve Ramazan boyunca “Maarifin Kalbinde Ramazan” temalı etkinliklerden rahatsız olanların sığınağı yine sadece ve sadece İslam ve değerleri söz konusu olduğunda ortaya çıkıveren laiklik oluyor. Açık, meseleleri ne pedagojik kaygı ne ayrımcılık riski. Kaldı ki mezkûr çevreler, mabedine namahrem eli değdirmemek için şehit olanların ve şehitoğullarının değerlerine karşı en âlâsından ayrımcılık yapanların üçüncü, dördüncü kuşak torunları ve seviye olarak da daha aşağıları. Neden daha aşağı olduklarını söyleyeyim: Bunların aşıcıları, bir diğer ifadeyle spekülatör tarih yapıcı hırsızları en azından kalbinde olanları söylemek noktasında pervasızdı. İslam’ın kaynaklarına, peygamberlerine, pratiklerine düşmanlığı açıktan yapıyor ve bir tevil furyası için ülkenin kaynaklarını da seferber etmiyorlardı. Halbuki yeni nesil “İslam karşıtlığı”nın memurları, her şeyi bir tevil seferberliğine malzeme ediyor ve mü’minlere “doğru İslam’ı” da kendilerinin anlattıklarını vehmediyorlar. Şu süreçte kendilerinden beklediğim “Ramazan’ın gösteriş ayı olmadığı” ve mümkünse mahcup, mütevekkil, bir böcek gibi gizli gizli ve görünmeden yaşanmasının dinen de gerekli olduğu yönünde bir telkînattı. Bunu henüz yapmamakla birlikte “doğru İslam’ı da biz anlatırız” mevkiine olan ilgilerini sürdürüyorlar. Aslında, belki farkında değiller fakat bunu sürdürmeye yazgılılar.

Malumunuz Türkiye artık yeni bir safhada. Bu safhada, 100. yılın nihayetinde geldikleri noktanın, İslam düşmanlığına ve kendi müptezelliklerine paravan yaptıkları her türlü ismi ve fiili de İslam’ın suyunda yıkamadan bu topluma benimsetemeyeceklerini kabul etmek olması son derece manidardır. Ramazan ayında bir mevlit de bu durum için okutup, Asım’ın nesline de hiç değilse -Ramazan sonrası- bir öğün pilav döktürerek yavrucakların “Kabe’de hacılar hu der Allah” nidalarına ara vermelerini temin edebilirler. Bu zihniyete bir hayır dua ile cevap vermeli, Allah kendilerini sevdikleriyle haşretsin. Keza bizi de sevdiklerimizle. Dünyaya bakan kısmı içinse şunu tekrar etmeli: Kaybetmeye ve alçalmaya devam edecekler.

Hoş geldin ya şehr-i Ramazan! Akı karadan ayırdın ve cemiyeti içeriden zehirleyen tüm unsurları yine bizatihi kendi dilleri ve elleriyle yolun başında açığa çıkardın. Hoş geldin ya şehr-i Ramazan! 100 yılın sonunda Türkiye’nin geleceğine bağdaş kurarak ışığına, can suyuna ve varlığına kara basan gibi çökenlerin tohumlarının tutmadığını ve tutmayacağını bir kere daha gösterdin. Hoş geldin ya şehr-i Ramazan! Öyle sessiz sessiz değil, gürül gürül, çağlaya çağlaya. Allah’ın rahmetiyle mü’minleri kuşat ve imkanlarınla bizleri sıratı müstakim üzre bir kıl.

Hoş geldin ya şehr-i Ramazan!


Boykot devam ediyor!


Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı.

Yorum yaz