Burada paylaşmaya değer bulduğum yolculuk hatırası, şu anda bu satırları yazarken Ege’nin kurak orta Anadolu ile birleştiği şehirlerinden birinde, Bolvadin’de, tarihi bir evin serin odasının penceresinden izlemeye doyamayacağım yeşil yaprakların ruhumu dinginleştirmesine rağmen evin yaklaşık koca bir asırlık ninesinin her nefes alışındaki dikkatimi çeken astımlık ses tonunun mündemiç haliyle hafızama kazındı. Hayatta bazı anılar vardır; ne unutulur, ne yok sayılır. En vurdumduymazı gelse, şahit olsa, yine de yüzüne yansıyan ifadeden ya rahatsızlığı anlaşılır, ya da genel ruh halinin veya karakterinin boylu boyunca uzandığı o katı, sımsıkı inadını bir kenara bıraktırır.

İşte bu yolculuk bende böylesine unutulamayacak yaşanmışlıkların şahitliğine mazhar olmama vesile oldu. Yolculuk dediysem, öyle abartılacak da bir şey yok. Bir vefatın taziyesi gereği Hatay’ın en kuzeydeki ilçesi, Erzin’e kadar bin kilometrelik yol, birkaç saatlik hazırlıkla tamamlanmıştı. Bolvadin’deki nineye yakın, belki de daha yaşlı bir başka asırlık iki çınar, bir araya geldiğinde sofralara sığamayan koca bir aileye veda edip ahirete irtihal etmişti. Nasip bu ya, Allah’ın sevgili kulları eşler birbirlerinden ayrı kalamayacakları belli olacak ki dokuz gün arayla veda etti torunlarına, çocuklarına, sevdiklerine.

Bu vesileyle bir ailenin en büyük ritüellerinden bir tanesi olan kalabalık sofralar belki de tarihe karıştı. Tabi bu tarafı bilinmez ancak genelde dedelere ve ninelere mukavemet gösterememek, hiyerarşik toplumların en yaygın kanunlarından bir tanesi iken aynı kanunların süreksizliği bu toplumda uzun yıllardır tartışılan şeylerden oluverdi. Elbette burada bu minvalde oradaki toplantılarda nelerin konuşulduğunu, nelerin tartışıldığı anlatmayacağım. Bunun pek çok sebebi olduğunu tahmin etmek zor değil. Bunun yanı sıra hatırayı unutturmayacak olan tek başına bir taziyeden ibaret değil. Bunun ne kadar yazmaya değer olacağı belki de pek çok okuyanın yazıyı bu satırlara kadar sürdürmeyeceğinden anlaşılabilirdi. Fakat hala buradaysak esas konuya, gerçekten yıkılan, terk edilen bir toplumsal hiyerarşinin olup olmadığına, şayet vardıysa bunun son kuşağın terk etmesinden mi yoksa, geleneği devretme vazifesini hakkıyla ifa edemeyenden mi kaynaklandığı tartışmaya değer buluyorum.

Önce hatırayı tamamlayalım; dönüş yoluna bu sefer bir durak ekleyelim dedik. İnsan oğlunun kökleri, çoğul ifadeden de anlaşılabileceği gibi, özellikle bu topraklarda iki yöne doğru meyleder. Bir tanesi annenin soyunu bir tanesi de babanın soyunu izler ve özellikle benim gibi İstanbul bebesi olmayanlar ve İstanbul’da tam olarak yozlaş(a)mayanlar, köklerinin izlerini sürerken Anadolu’yu arşınlamaya alışkınken bugün söz konusu bebeler için popüler gezi akımlarına dönüşür. Bizim için bu durum tam bir sentez tadında algılanıyor ve yolculuklar gezi rotalarıyla birleştiriliyordu.

Şu anda bulunduğum Bolvadin’in yerlisi ninemizin yaşamı sadece şu kadarla özetlenebilir: resmen reşit olmadan bir delikanlının kendisine gönlünü kaptırmasıyla evlenmiş. Başta hiç sevmezmiş bu delikanlıyı ama Allah’ın kudretinden sual olunur mu? Bu çiçeği burnunda körpecik kızımız hemencecik öylesine ısınmış ki deli oğlana, vefatının üstünden tam kırk üç sene geçmesine rağmen sıkılmadan, bıkmadan hep özlemle, tatlı dille, ömürlük bir tatlılıkla hatırlar olmuş merhum dedemizi. Dikkat çekmek istediğim husus elbette ninenin hatıraları değil; zira yenilerde vefat eden diğer çiftimizin birbirleri hakkında konuşmaya da fırsatı olmamış ama ne ilginçtir Cenab-ı Hakk bir çifti sadece dokuz gün ayrı bırakırken bir diğerini kırk üç yıldır buluşturmamış. Allah sağlıklı, iman dolu ömürler nasip etsin Bolvadinli ninemiz sapa sağlam, çoğu zaman da bir başına hayata sımsıkı tutunuyor. Hikâye bu kadar da değil, bu ninemiz ve dedemizin belki de dillere destan evlilikleri yirmi yılı buldu bulamadı, dedemiz Risale-i Nur okuduğu için önce iki yıl hapis yatmış ardından da Bolvadin’den Uşak’a yedi ay sürgün edilmiş.

İşte Bolvadinli ninemiz tüm hikayesini; kronik astım rahatsızlığını, sanki vücudunun bir parçası görürcesine ve konuşma zorluğu çekerek, her soluğunda insanın zihnine kazınacak şekilde çıkarttığı sesiyle anlattı. Erzin ahalisinin acıları taze iken göz yaşları ve hürmetleriyle hatırladıkları dedeleri, nineleri bir tarafta, Bolvadinli ninenin tüm acılarına rağmen kişisel gelişim safsatalarına beş on gömlek büyük gelen özgüveni, dinginliği şükrünü nasıl izah edeceğini bilemeyişi… Acılar kıyaslanmaz, her ateş düştüğü yeri yakar. Allah hepsine gani gani rahmet, kalanlara sabırlar ihsan eylesin. Acıları, kayıpları anlamak, mahiyetini bilmek ayakları toprağa basan her insan için önemli olmalı diye düşünüyorum. Belki de bu günlerde hatırlamaya değer bulmadığımız hayatın anlamı sorunu böylece yeniden hatırlanabilir.

Şurası kesin; hayatlarımız türlü dönüm noktalarından geçer. Bazısı kayıplardan ortaya çıkar, bazısı kayıpların ardından hayatımıza devam etmemizle belirginleşir. Fakat öyle ya da böyle bu yolculuğun hatırası zihnime farklı hayatların, köklerin, geleneklerin ve birbirlerine zıt insanların aslında nasıl yaşadıklarıyla değil yaşadıkları şeylere verdikleri tepkileriyle anlam kazanıyor. Bu dünyanın gamı, kederi gidenle değil, kalanla var oluyor. Hayatın gamdan, kederden ibaret olduğunu bilmek, sırtını dönmekle, kulağını tıkamakla değil bunlardan değer kazanmakla anlamlı oluyor.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

İstanbul Siyasal ve 29 Mayıs Felsefe ihtisas mezunu. Lisans eğitiminde başladığı siyaset felsefesi okumalarını Thomas Hobbes, Carl Schmitt isimleri başta olmak üzere politik teoloji üzerine çalışan araştırmacılarla sürdürüyor. Dil Felsefesi, Pedagoji, Çocuk İletişimi temel okuma alanları iken kampçılık, doğa hayatı ve bisiklet sporu sadece bedenini değil zihnini de meşgul ediyor. dünyabizim.com başta olmak üzere çeşitli blog sayfalarında yazıları yayımlandı. Evli ve bir çocuk babası.

Yorum yaz