Uluslararası politikada fikirlerin dolaşımı, silahların dolaşımından çok daha sessiz ama en az onun kadar belirleyici bir güç olmayı sürdürüyor. Bu dolaşımın güncel bir örneği, ABD merkezli muhafazakâr düşünce kuruluşu Hudson Institute’ten geliyor: Kuruluş bünyesindeki araştırmacı Zineb Riboua ve aynı çatı altında yer alan analist Can Kasapoğlu, ürettikleri analizlerle 9 Ekim 2023’te “Hudson Institute her zaman İsrail’in yanında duracaktır” başlıklı bir kurumsal açıklama yayınlayan Hudson Institute politikalarını Türk basının, düşünce kuruluşlarının ve kurumlarının meşruiyet mekanizmalarını da kullanarak gündeme taşıyor. Uzun vadeli dış siyasi ve kültürel nüfuz stratejilerinin somut bir tezahürü olarak değerlendirilen bu tablonun daha iyi anlaşılabilmesi adına sürecin kurumsal arka planını dikkatlerinize sunuyoruz.
Hudson Institute, Amerikan dış politikasının neokonservatif kanadıyla organik bağları olan, savunma şirketleri ve Körfez sermayesinden kaynak alan bir kuruluş olarak bilinmektedir. İran’a askeri müdahaleyi meşrulaştıran, İsrail güvenliğini eksen alan ve ABD’nin bölgesel angajmanını destekleyen analizleriyle tanınan bu çevrenin ürettiği içeriklerin, Türkiye’nin kurum ve kuruluşlarıyla küresel dolaşıma sokulması, medya-politika ilişkisi bağlamında dikkat çekici bir tablo oluşturuyor.
Söz konusu durum, “etki ajanlığı” kavramının klasik çerçevesinin çok ötesine geçen bir mekanizmaya işaret ediyor: Doğrudan propaganda yerine, saygın kurumsal kimlikler ve akademik dil üzerinden inşa edilen anlatıların ana akım medyaya yerleştirilmesi. Bu modelde kalem sahibinin kurumsal bağlantıları değil, ürettiği metin görünür olur; asıl mesaj ise görünmez altyapıda taşınır.
Anadolu Ajansı’nda Yazan İsrail Kalemi: Zineb Riboua

Hudson Enstitüsü’nün Orta Doğu’da Barış ve Güvenlik Merkezi’nde araştırma görevlisi olan ve X hesabından 30 Ocak 2026’da “Israil is the future” paylaşımını yapan Zineb Riboua‘nın Anadolu Ajansı için kaleme aldığı “Iran at the threshold: Can Tehran navigate domestic decay and global pressure?” başlıklı analizinin yayın tarihi de 30 Ocak 2026.


İran’ın iç cephede çökmüş, dış cephede yalnız kalmış olduğuna ve direniş stratejisinin ise sonuç üretmediğine işaret eden yazar, dış baskının otoriter rejimleri normalde pekiştirdiği tezini tersine çeviriyor. Yazara göre İran bu kuralın istisnasıdır; çünkü baskıyı iç dayanışmaya dönüştürecek ekonomik ve siyasi rezerv kalmamıştır. Dış baskı artık halkın protesto söylemiyle örtüşmektedir. Sonuç olarak yazı, Trump yönetiminin bu kırılganlığı fırsata çevirebileceğini ve bir sonraki hamlenin Washington’da olduğunu öne sürerek bitiyor. Riboua’nın analizinin genel çerçevesi Hudson Institute’ün politika yönelimlerine uygun biçimde müdahaleci ve ABD merkezli bir stratejik perspektiften kurulmuş olması bakımında dikkat çekici.
Acıyı İsrail Lehine Sınıflandırmak: “Üçüncü Dünyacılık” Çerçevesi

Riboua’ya göre, İsrail karşıtı hareket kendini “mazlumsever” olarak tanımlıyor. Ama bu mazlumseverliğin bir şartı var: mağdur, ancak İsrail ya da Amerika tarafından eziliyorsa “gerçek mağdur” sayılıyor. Riboua bu noktada, “Üçüncü Dünyacılık” kavramını İsrail karşıtı hareketleri itibarsızlaştırmak için araçsallaştırıyor. Riboua’ya göre İsrail karşıtı hareketler, empatiyi yalnızca acı İsrail’e ya da Amerika’ya yüklenebildiğinde devreye sokan seçici bir mağduriyet anlayışına dayanıyor. Riboua’nın analizi, kavram mühendisliğinin ham gerçekliği nasıl çarpıttığının dikkate değer bir örneğini sunuyor.
Hudson Tarzı İtibar Suikastı: Mearsheimer Örneği
Hudson Institute’ün söz konusu analistlerinin entelektüel çizgisini anlamlandırmak için yakın tarihten bir örnek özellikle aydınlatıcıdır. Can Kasapoğlu, yaptığı bir paylaşımda Chicago Üniversitesi’nin uluslararası ilişkiler teorisyeni John Mearsheimer’ı, İran’ın nükleer silah edinmesinin bölgesel istikrara katkı sağlayabileceğine dair realist caydırıcılık çerçevesindeki görüşleri gerekçesiyle “Humeyni ideolojisinin destekçisi” olarak nitelendirdi.

Oysa Mearsheimer’ın sözü edilen değerlendirmesi, onlarca yıllık akademik literatürde yerleşik bir teorik konumdan, nükleer caydırıcılık argümanından beslenmektedir: Nükleer silahlar karşılıklı yıkım riskini artırdığından devletleri temkinli davranmaya iter; bu da paradoksal biçimde savaş olasılığını azaltabilir. Mearsheimer bu görüşü savunurken İran rejimine sempati beslemediğini de açıkça ortaya koymuş; hatta İsrail’in olası bir varoluşsal tehditle karşılaşması halinde nükleer silah kullanmayı düşünebileceğini, bunun ise gezegen tarihinin en ölümcül devlet davranışlarından biri olacağını ifade etmiştir.
Gazeteci Nur Özkan Erbay, Kasapoğlu’nun bu çerçevelemesine İsrail’in “mouthpiece sözlüğü” olarak nitelendirdi. Erbay’a göre söz konusu yaklaşım, İsrail’e yönelik her eleştirel pozisyonu otomatik olarak “İrancılık” etiketiyle damgalayan bir söylem kalıbına dayanmaktadır: Mearsheimer’ı asıl tanımlayan, nükleer caydırıcılık teorisi değil, İsrail lobisinin Amerikan dış politikası üzerindeki belirleyici etkisini akademik düzlemde tartışmaya açmış olmasıdır. Erbay, bu etiketleme pratiğinin mantığı sonuna kadar takip edildiğinde, İsrail aleyhine sonuçlar doğurma ihtimali taşıyan her analitik pozisyon sahibinin potansiyel bir “İrancı” ilan edilebileceğini dile getirmektedir.
Bu tartışma, Hudson Institute çevresinin benimsediği retorik stratejinin özünü gözler önüne sermektedir: Karşı argümanın içeriğini çürütmek yerine, argümanı üreten öznenin niyetini ve ideolojik aidiyetini hedef almak. Akademik dille ambalajlanmış bu yöntem, eleştirel sesleri marjinalleştirmenin ve İsrail güvenliğine ilişkin egemen anlatıya itiraz eden her entelektüel çabayı meşruiyet dışına itmenin işlevsel bir aracına dönüşmektedir.
Mearsheimer ve Walt’ın kaleme aldığı İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası adlı çalışmada Hudson Institute’ün, “pro-İsrail figürlerin belirleyici bir varlık kurduğu” ve “hiçbir eleştiriye yer vermeyen” sağ eğilimli düşünce kuruluşları arasında sayılması ayrıca dikkate değer bir husus arz ediyor.
Kasapoğlu’nun da Zineb Riboua gibi Anadolu Ajansı’nda yazması İsrail’e desteğini kurumsal olarak ilan eden Hudson Institute’ün Türkiye basınına olan nüfuzu noktasındaki soru işaretlerini artırıyor ve kamuoyunda tepkiyle karşılanıyor.
Sessiz Nüfuzun Anatomisi
Bu tablo bir bütün olarak değerlendirildiğinde ortaya çıkan manzara, ABD ve İsrail’in uzun vadeli dış politika nüfuzunun yalnızca askeri ya da ekonomik araçlarla değil; düşünce üretimi, kurumsal prestij ve medya erişimi üzerinden de son derece sistematik bir biçimde -Türkiye’nin önemli yayın organlarına ve kurumlarına nüfuz edilerek- inşa edildiğini göstermektedir.

2 yorum
Pingback: İsrail işgal güçlerinin Filistin direnişi aleyhine yaydığı propaganda konuları üzerine | Hasan Hüseyin Çağıran | HAZIRKITA
Pingback: Yeni Millî İbadetimiz | Hasan Hüseyin Çağıran | HAZIRKITA