Zohran Mamdani, ilk bakışta Amerikan siyasetinin alışılmış kodlarının dışına çıkan bir istisna halini görünür kılıyor: Müslüman, Filistin destekçisi, göçmen kökenli ve New York gibi küresel kapitalizmin merkezlerinden birinde iktidara yürüyen bir siyasetçi. Bu toplam, ilk bakışta sistemin dışından gelen bir meydan okumayı andırıyor. Fakat biraz yakından bakıldığında Mamdani’nin asıl öneminin sistemi aşmasında değil, sistemin meşru muhalefet sınırlarını ne kadar esnetebildiğini göstermesinde yattığı söylenebilir.

Mamdani, Amerikan liberal düzeninin tahammül edebileceği, hatta belli ölçülerde kendi meşruiyetini yenilemek için ihtiyaç duyabileceği bir politik karışıma işaret ediyor. Demokratik sosyalisttir ama sosyalizmi Amerikan belediyeciliğinin sınırları içindedir. Müslümandır ama Müslümanlığı, liberal çoğulculuğun kabul edilebilir vitrinine yerleşebildiği ölçüde görünürdür. Filistin’i savunur ama bu savunu, Amerikan kamusal alanında ahlaki bir karşı çıkış olarak dolaşıma girebildiği müddetçe meşruiyet kazanır. LGBT politikalarının destekçisidir ve bu destek ise onu Amerikan ilericiliğinin merkezî kodlarıyla uyumlu hâle getirir. Nitekim göreve geldikten sonra imzaladığı kararnamelerden biriyle New York’ta ilk kez Belediye Başkanlığı bünyesinde LGBTQIA+ Affairs Office kurulmuş, ofisin başına Taylor Brown atanmış ve Brown şehir tarihinde bir belediye ofisini yöneten ilk trans kişi olarak duyurulmuştur.[1]

Buradaki mesele, Mamdani’nin kişisel samimiyeti değildir. Mesele, onun temsil ettiği siyasal bileşimin neye imkân verdiği ve neyi görünmez kıldığıdır. Çünkü Mamdani, bir yandan Müslümanlığın Amerikan siyasetinde dışlanmışlığını aşan bir örnek olarak sunulurken diğer yandan bu Müslümanlığın hangi şartlarla kabul edilebilir hâle geldiğini de gösterir. Filistin’e destek, İslamofobiye karşı çıkış ve sosyal adalet söylemi, onu sistem karşıtı bir figür gibi parlatır. Fakat aynı figür, LGBT politikalarıyla, Amerikan ilerici konsensüsünün temel etik göstergelerinden birine de bağlanır. Böylece ortaya çıkan şey, İslamî bir siyasal imkânın açılması değil, Müslümanlığın liberal ilericilik içindeki meşru bir varyanta dönüştürülmesidir.

Bu durumu bugünün dijital tüketim kültüründen alınacak bir örnekle açıklamak mümkündür. Video izleme platformları, sürekli reklamlar kesilen içerikleri izleyicilere sunarlar. Sorasında ise reklamları görmek istemeyen izleyiciye “premium” üyelik seçeneği teklif ederler. Fakat bir süre sonra görülür ki reklam bütünüyle ortadan kalkmamıştır yalnızca biçim değiştirmiştir. Artık kesintili reklam yerine, yayınların içinde blok halinde reklamlar ve bunun haricinde de programlara yerleştirilmiş ürünler vardır. İzleyici reklamdan kurtulduğunu düşünürken reklam içerikle bütünleşmiş ve de daha savunmasız bir haldeyken hâlde karşısına çıkar. Mamdani de benzer bir siyasal düzenleme içinde okunabilir. Amerikan sistemi, açık dışlama yerine içerme stratejisini işletir ve kişiye “premium” bir temsil hissi verir. Müslüman, sosyalist, Filistin yanlısı bir figür görünür olur. Böylece izleyiciye sistemin artık herkese yer açtığı duygusu sunulur. Fakat bu görünürlüğün içine belirli ideolojik ürün yerleştirmeleri yapılmıştır: Artık LGBT politikaları, liberal çoğulculuk, Amerikan ahlaki hafızası ve ilerici konsensüs bu temsilin ayrılmaz parçalarıdır. “Filistin’e destek veren” bir “Müslüman Amerikalı Başkan” saçağı, bu unsurlara gösterilecek dirayeti yumuşatma işlevini yerine getirir.

Bu nedenle Mamdani’nin yürüyüşünü, dışlanmış bir kimliğin merkeze yürüyüşü olarak okumak indirgemeci bir yaklaşım olur. Mamdani olayı, merkezin, dışarıda bıraktığı kimlikleri hangi şartlarla içeri aldığını da gösteren bir sera siyasetini de örnekliyor. Dışarıda bırakılan her kimlik, potansiyel bir itiraz imkânı taşır. O hâlde yapılması gereken şey, bu kimlikleri bütünüyle bastırmak değil, onları belirli eklemelerle dolaşıma sokmaktır. Cem Yılmaz’ın yıllar bir gösterisinde mizahını yaptığı seçme işlemi gerçekleştirilir: “Zenci, kısa boylu, tıknaz, iri kıyım.” vb. seçenekler arasından, aşılanacak yeni siyasete göre bir karışım elde edilir. Mamdani’ye verilen “premium” hissi tam da buradan geliyor: Müslümanlığın, Filistin duyarlılığının ve sosyal adalet söyleminin görünürlüğü artar fakat bu görünürlük, sistemin içine yerleştirdiği ürünlerle (LGBT vb.) birlikte sunulur. Böylece muhalefet, kendi çıplak iddiasıyla değil, sisteme uyumlu bir karma paket hâlinde izleyiciye ulaşır.

Bu noktada Salman Sayyid’in Mamdani’nin gelişini heyecanla karşılayan yazısı dikkat çekicidir. Sayyid, Mamdani’nin zaferini İslamofobiye karşı bir kırılma olarak okur. Mamdani’nin New York Belediye Başkanı seçilmesini yerel bir başarıdan çok, İslamofobinin yenilmez olmadığını gösteren bir işaret sayar. Ona göre Mamdani, Müslümanlığın gelecekte kamusal bir yeri olabileceğini gösterir. Filistin meselesinden geri adım atmaması da bu yüzden önemlidir. Sayyid’in Müslümanlığın Filistinlileştirilmesi (Palestinianization of Muslimness) dediği şey, Müslümanlığın siyasal failliğinin bastırılması ve Filistin üzerinden insanlıktan çıkarma süreçlerine bağlanmasıdır.[2]

Fakat burada şu soruyu sormak gerekir: Mamdani gerçekten bu düzeni yarıyor mu yoksa düzenin kendi muhalefetini yeniden biçimlendirme kapasitesini mi gösteriyor? Bir Müslüman siyasetçinin Filistin’i Amerika’nın merkezinde savunması elbette önemlidir. Mamdani’nin Nakba Günü dolayısıyla paylaştığı video ve açıklama da bunun bir örneğini teşkil eder. Söz konusu video, Filistinlilerin 1947-1949 arasında yaşadığı sürgün ve yerinden edilme hafızasını New York Belediye Başkanlığı düzeyinde görünür kılmış, buna karşılık bazı Yahudi kuruluşları ve siyasetçiler tarafından “tek taraflı” bulunarak sert biçimde eleştirilmiştir.[3] Fakat bu savunu, aynı anda Amerikalılığın diğer aidiyetleriyle birlikte paketlendiğinde başka bir anlam kazanır. Müslümanlık burada kendi tarihsel, ahlaki ve siyasal bütünlüğü içinde değil, Amerikan koalisyonunun bir bileşeni olarak kabul edilir. Filistin, bu bileşim içinde radikal bir itiraz olmaktan çıkarak Mamdani portresinin meşruiyet dayanaklarından biri hâline gelir. Başka bir deyişle Filistin, Mamdani’nin Amerikan kamuoyundaki kimliğini güçlendiren kurucu unsurlardan biri olur.

“Ermeni Soykırımı” konusundaki çıkışı ise Mamdani’nin durduğu zemini daha açık biçimde görünür kılar. Bu açıklama, yalnızca tarihî bir trajediyi tanıma olarak okunamaz. Aynı zamanda Mamdani’nin hangi tarihsel anlatı içinde konuştuğunu, hangi ahlaki-politik repertuara dâhil olduğunu gösterir. 24 Nisan’daki paylaşımında Mamdani, 1,5 milyon Ermeni’nin Osmanlı İmparatorluğu tarafından öldürüldüğünü söylemiş, ayrıca 2020’de Azerbaycan ve Türkiye’nin Dağlık Karabağ’daki Ermenilere saldırdığını, 2023’te ise 100 binden fazla Ermeni’nin bölgeden çıkarıldığını ileri sürmüştür.[4] Amerikan siyasetinde “Ermeni Soykırımı”nı tanımak, çoğu zaman ahlaki cesaret diliyle sunulur fakat bu tanımanın aynı zamanda belirli bir Amerikanlık bilincine hizmet ettiği de görülmelidir. Bu bilinç, Osmanlı-Türk tarihini mahkûm eden, İslam dünyasını çoğu zaman kendi iç şiddetleriyle tanımlayan, buna karşılık Amerikan siyasal konumunu hakem ve ahlaki yargıç mevkiine yerleştiren bir bilinçtir. Mamdani’nin Ermenistan meselesindeki çıkışı tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü burada Filistin’deki anti-kolonyal duyarlılık, Osmanlı-Türk tarihine gelindiğinde Amerikan hafızasının alışıldık kodlarıyla birleşir. Filistin savunusu ona radikal bir meşruiyet kazandırırken Ermeni Soykırımı açıklaması onu Amerikan ahlaki tarih yazımının güvenli alanına yerleştirir. Böylece Mamdani, hem Filistin üzerinden sisteme itiraz eden hem de Ermeni meselesi üzerinden Amerikan liberal konsensüsüyle uyumlanan bir figür hâline gelir. Bu ikili hareket, onun siyasetinin sınırlarını da ele verir.

Mamdani portresindeki en dikkat çekici gerilim de burada ortaya çıkar. O, bir yandan İslamofobiye karşı Müslüman kamusallığını savunur, diğer yandan bu kamusallığı Amerikan düzeninin kabul edilebilir kodlarına bağlar. Bir yandan Filistin’i savunur, diğer yandan Ermeni meselesi üzerinden Amerikan ulusal hafızasının ahlaki haritasına yerleşir. Bir yandan sosyalisttir fakat bu sosyalizm belediye hizmetleri, kira politikaları, kamu marketleri ve sosyal adalet düzenlemeleri içinde ehlileştirilmiş bir sosyalizmdir. Fakat bu sosyalizm, yerel yönetim imkânları içerisinde kapitalizmin tıkanıklıklarını gideren, giderlerini temizleyen bir tür hizmet sosyalizmidir.

Bu nedenle Mamdani birbiriyle uzlaşmaz hususları şahsında meczeden “sisteme karşı Müslüman sosyalist” olmaktan çok, Amerikan siyasal düzeninin yeni muhalefet tipolojisini temsil eder: itiraz eden ama sınırları bilen, radikal görünen ama meşruiyetini liberal konsensüsten alan, Filistin’i savunan ama Amerikanlık bilincinin ahlaki haritasına da yerleşen, Müslüman olan ama Müslümanlığını Amerikan çoğulculuğunun kabul edilebilir biçimleri içinde görünür kılan bir figür. Mamdani portresine bakınca görünen, “İslamofobiye karşı bir kırılma”dan çok Amerika Birleşik Devletleri’nin kendi meşru muhalefetini üretme ve yönetme kabiliyetidir.


[1] New York Belediye Başkanlığı’nın 13 Mart 2026 tarihli duyurusuna göre Mamdani, Mayor’s Office of LGBTQIA+ Affairs adlı ofisi kuran başkanlık kararnamesini imzalamış ve Taylor Brown’ı direktör olarak atamıştır. Duyuruda Brown’ın New York City tarihinde bir şehir ofisini veya kurumunu yöneten ilk trans kişi olduğu belirtilmektedir. Bkz. https://www.nyc.gov/mayors-office/news/2026/03/mayor-mamdani-signs-executive-order-establishing-the-mayor-s-off;  CBS New York da ofisin “first-ever Mayor’s Office of LGBTQIA+ Affairs” olarak kurulduğunu ve istihdamdan konuta kadar LGBTQIA+ topluluğuna yönelik alanlarda çalışacağını aktarmıştır. Bkz. https://www.nyc.gov/mayors-office/news/2026/03/mayor-mamdani-signs-executive-order-establishing-the-mayor-s-off

[2] S. Sayyid “First We Take Manhattan” başlıklı yazısında Mamdani’nin zaferi, İslamofobiye karşı bir kırılma olarak yorumlar. Yazı özellikle “Muslimness”, “Palestinianization of Muslimness”, “ethnonationalist revanchism” ve “colonial-racial order” kavramları etrafında Mamdani figürüne geniş bir siyasal anlam yükler. Bkz. https://contendingmodernities.nd.edu/global-currents/first-we-take-manhattan/.

[3] The Times of Israel, Mamdani’nin Nakba Günü için video ve açıklama paylaştığını; videoda Filistinlilerin 1947-1949 arasında yaşadığı sürgün ve yerinden edilmenin vurgulandığını, bunun New York’taki bazı Yahudi gruplar ve siyasetçiler tarafından “tek taraflı” bulunarak eleştirildiğini yazmıştır. Haberde ayrıca Mamdani’nin videosunun “Nakba’nın bugüne kadar sürdüğü” mesajı taşıdığı ve bunun “right of return” tartışmasıyla ilişkilendirildiği belirtilmektedir. Bkz. https://www.timesofisrael.com/mamdani-posts-nakba-day-video-saying-the-catastrophe-continues-until-today/.

[4] Mamdani, 24 Nisan paylaşımında “1,5 milyon Ermeni”nin Osmanlı İmparatorluğu tarafından öldürüldüğünü söylemiş; 2020’de Azerbaycan ve Türkiye’nin Dağlık Karabağ’daki Ermenilere saldırdığını, 2023’te ise 100 binden fazla Ermeni’nin bölgeden çıkarıldığını ileri sürmüştür. Bkz. https://x.com/NYCMayor/status/2047755271674421299. Konuyla ilgili bir haber için bkz. https://www.yenisafak.com/dunya/new-york-belediye-baskani-mamdaniden-sozde-ermeni-soykirimina-katmerli-destek-turkiyeyi-ve-osmanliyi-hedef-aldi-4818237; Mamdani’nin açıklamasında gösterilen tepkiler için bkz. https://www.aa.com.tr/en/turkiye/turkish-american-community-protests-against-new-york-city-mayor-over-remarks/3918897.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

A. Kerem Kılıç, kültür politikaları, medya çalışmaları ve çağdaş siyasal düşünce alanlarında çalışan bir araştırmacı-yazardır. Yüksek lisansını University of Warwick’te International Cultural Policy and Management, doktorasını ise King’s College London’da Culture, Media & Creative Industries Research bölümünde tamamladı. Çalışmaları kültürel temsil, kamusal alan, kimlik siyaseti, medya ve ideoloji ilişkisi etrafında yoğunlaşmaktadır.

Yorum yaz