“Bilgi, insan doğasının özünde bulunan bir yeti değildir. Bilgiyi mümkün kılan şey; çatışma, mücadele ve bu mücadelenin belirsiz sonuçlarıdır. Dolayısıyla bilgi, içgüdüsel bir edim olmaktan uzak, içgüdüye karşı konumlanan, doğanın bir ürünü olmanın aksine doğaya karşı işleyen bir pratiktir.”[1]

Türkiye’nin modernleşme süreci, ithal edilen bir süreçtir. Bu açıdan kurumsal değişim beraberinde belli kopuşları da getirmiştir. Yönetim ile halk arasında daha önce vakıflar ve dinî kurumlar vasıtasıyla tesis edilen bağ, dilsiz bir şehzadenin sarayda, teçhizatsız bir askerin nöbette unutulması gibi belirsiz bir geleceğin insafına bırakılmıştır. Türkiye’nin serencamı bu şekilde görünürken, sürecin iç dinamikleri, küresel sistemin kendi kurgusuna ve menfaatlerine uygun olarak dayattığı bir “uygarlaşma” projesi biçiminde ortaya çıkmıştır. Niyazi Berkes’in belirttiği gibi, Türkiye’de çağdaşlaşma, “geleneksel ve dinsel bağlardan koparak rasyonel ve dünyevi ölçülerin kabul edilmesi” süreci olarak tasarlanmıştır. Ancak bu anlayış ve dayatılan kavramlar, Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal zeminine temas ettiği anda, kaçınılmaz biçimde kendi “yerli renklerini” izhar etmekten alıkoymuştur.

Türkiye’nin çok partili hayata geçişi, çoğu zaman halkın demokratik taleplerinin bir sonucu olarak varsayılmış ya da öyle anlaşılması istenmiştir. Halbuki, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan jeopolitik zorunluluklar, bu hamleyi kaçınılmaz kılmıştır. Sovyetler Birliği’nin toprak talepleri ve Boğazlar üzerindeki baskısı (1945 notası), Türkiye’yi Batı bloğuyla, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri ile stratejik bir ortaklığa mecbur bırakmıştır.

Şerif Mardin’in “merkez-çevre” teorisi bağlamında bakıldığında, 1945 sonrası demokrasi tecrübesi, çevre (halk) unsurlarının merkeze (devlet) sızma çabasıdır. Ancak bu süreç, Batı tarafından “ambalajlanmış” bir model olarak sunulduğu için modelin sınırlarını aşan toplumsal hareketler, askeri müdahaleler ve vesayet mekanizmalarıyla sürekli olarak kontrol altında tutulmuştur. Bu durum, demokrasinin bir özgürleşme alanı olmaktan ziyade, küresel sisteme entegrasyonun bir denetim aracı olarak işlev görmesine neden olmuştur.

Türk modernleşmesinin zihinsel haritasını belirleyen en güçlü akım 19. yüzyıl pozitivizmidir. Auguste Comte’un “düzen ve ilerleme” şiarını benimseyen Osmanlı ve Cumhuriyet aydınları, pozitivizmi sadece bilimsel bir yöntemin ötesinde, toplumu dönüştürecek siyasal bir ideoloji olarak ithal etmişlerdir.

Pozitivizmin en kritik etkisi, bilgi alanını sadece “görünen” ve “ölçülebilir” olanla sınırlandırmasıdır. Bu epistemolojik kısıtlılık, toplumu ve insanı ahlâkî, metafizik ve vicdanî yükümlülüklerinden arındırmıştır. Pozitivist manada bilgi, bir tahakküm aracına dönüşmüştür, yani “bilgi sahibi olmak”, dünyayı teknik bir nesneye indirgeme yetkisi haline gelmiştir. Bu durum, ahlâkî bir hesaplaşma alanını imkânsız kılarak, teknik rasyonalitenin soğuk ve iradesiz bir mekanizmaya dönüşmesine yol açmıştır.

1980 askeri müdahalesi, Türkiye’nin sadece siyasal yapısını, eğitim ve bilgi telakkisini radikal bir biçimde dönüştürmüştür. Bu dönemde hayata geçirilen “Türk-İslam Sentezi” ve ardından gelen neoliberal politikalar, eğitimi “ideal insan yetiştirme” hedefinden kopararak pazarın ihtiyaçlarına cevap veren “teknisyen üretme” sürecine indirgemiştir.

Eğitimdeki bu “motor değişimi”, bilgiyi hayatı idame ettirme ve insan kalabilme ediminden uzaklaştırmış, insanı ise mekanikleşen, beşerî hasletlerinden giderek kopan ve en ilkel dürtülerine mahkûm olan bir mahluka dönüştürmüştür. Bu minvalde insan, tahakkümü altına aldığını düşündüğü hayata her bakımdan pragmatik bir nazarla yönelen ve ondan sürekli fayda devşiren narsistik aklın hem kurbanı hem de celladı hâline gelmiştir. Uzmanlaşmanın kutsandığı bu yeni düzende, birey kendi uzmanlık alanı dışında kalan toplumsal ve felsefi meselelere karşı derin bir lâkaytlık geliştirmiştir. Bu vaziyet, toplumsal bekaya dair canlı bir endişesi olmayan, sadece sistemin dişlilerine uyum sağlayan bir uzman mankurt yaratmıştır.

Bu dönüşümün küresel kaynağı şüphesiz modern bilimsel devrimlerdir. Bunlar insanın kâinattaki konumunu sarsan üç temel aşamadan oluşur. Bu aşamalar, insanın kendisini evrende anlamlı bir özne olarak görme yetisini elinden almıştır.

Kozmolojik Kırılma (Kopernik): Evrenin merkezinden mahrum bırakılan insan, sonsuz boşlukta sıradan bir varlık haline gelmiştir.

Biyolojik Kırılma (Darwin): İnsanın hilkatteki özel konumu, türler arasındaki tesadüfi bir evrim sürecine indirgenmiştir.

Fiziksel Kırılma (Materyalizm): Canlılığın ve bilincin inorganik maddeden ibaret olduğu iddiası (Tyndall’ın tespiti), ruhsal ve manevi boyutu tamamen devre dışı bırakmıştır.

Bu üç aşama, eğitimi ve bilgiyi sadece “maddi olanın yönetimi” seviyesine indirgeyerek, insanın asli mevcudiyetine yabancılaşmasına neden olmuştur. Bugünün “yeni insanı”, bu yabancılaşmanın sonucunda kendi meselelerine, toprağına ve tarihsel sorumluluklarına kayıtsız kalmaktadır. Burada eğitim konusuyla ilgili küçük bir parantez açmak isterim. Malum, son yıllarda daha belirgin bir biçimde gözlemlediğimiz ve yakındığımız eğitim sistemi sorunları ile bu sistemin en önemli bileşeni olan öğrencilerin okul ortamında sergilediği akran zorbalığı ve şiddet eğilimi, ciddi bir toplumsal sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Aileden ve sosyal çevreden kopuk bir şekilde sanal dünyanın içine hapsolmuş; mağdur ve madun konumda bulunan bu çocuklara yönelik nasıl bir eğitim sistemi kurulacağı ya da ne tür önleyici politikaların izleneceği meselesi hâlâ muğlaklığını korumaktadır. Bu durumun oluşmasında kuşkusuz birden fazla etken söz konusudur. Bununla birlikte, öğretmenin toplumdaki statüsünün giderek zayıflaması ve hız kesmeksizin artan dijitalleşme olgusu, temel nedenler arasında öne çıkan başlıca etkenler olarak gösterilebilir.[2]

Türkiye’nin içine düştüğü siyasal ve eğitimsel krizden çıkış, ancak içinde bulunduğumuz “bilgi atmosferinin” radikal bir tenkidi ile mümkündür. Pozitivizmin dar sınırlarından ve neoliberalizmin teknik kuşatmasından kurtularak, bilgiyi yeniden “ahlâkî bir sorumluluk” olarak tanımlamak zorunluluktur. Sahih bir eğitim sistemi, sadece teknik veri aktaran değil, bireyi kendi toplumsal ve manevi hakikatiyle yüzleştiren, ona dünyayı tahrif etmek yerine onu ihya etme sorumluluğunu aşılayan bir süreç olmalıdır.


[1] Chomsky, N. & Foucault, M. (2006). The Chomsky-Foucault Debate: On Human Nature. New York: The New Press.

[2] Eğitim konusuyla ilgili değerlendirmeyi bir başka makalede yapacağım.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

1992’de Tatvan’da doğdu. Lise eğitimini Erciş Anadolu Öğretmen Lisesi’nde, lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Bu yıllarda editörlüğünü yaptığı edebiyat dergisinde şiir ve öyküleri yayınlandı. 2015’te Özel Eğitim Bölümü’nden mezun oldu. Şubat 2020’de Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisansını tamamladı. 2015’ten beri MEB’de Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Yorum yaz