Modern dünya kendisini çoğu zaman ilerleme, özgürlük ve insan hakları üzerinden tanımlar. Ancak bu anlatının gölgesinde, neredeyse hiç kesintiye uğramayan başka bir süreklilik daha vardır: “öteki”nin üretimi. Bu üretim yalnızca siyasal değil, aynı zamanda kültürel, estetik ve epistemik bir süreçtir. Bugün İslamofobi olarak adlandırdığımız olgu da bu uzun sürekliliğin bir kırılması değil; aksine onun rafine edilmiş, güncellenmiş ve küreselleşmiş halidir.

Nitekim Küresel İslamofobi ve Popülizmin Yükselişi adlı çalışma, bu sürekliliği Güney Afrika deneyimi üzerinden açığa çıkarırken, bize sadece bir tarih anlatısı değil, aynı zamanda modern dünyanın ahlaki mimarisine dair sert bir yüzleşme sunar.
Sömürgecilik, çoğu zaman toprakların işgali olarak okunur; oysa asıl işgal, insanın anlam dünyasında gerçekleşir. Bir toplumu yönetebilmek için önce onu tanımlamak gerekir. Bu tanım ise tarafsız değildir; aksine iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillenir. Böylece “vahşi”, “barbar”, “medenileştirilmesi gereken” insan figürü doğar. Bu figür, yalnızca ekonomik sömürüyü değil, aynı zamanda şiddetin meşrulaştırılmasını mümkün kılar. Bu noktada Edward Said’in işaret ettiği gibi, Doğu bir coğrafya olmaktan çıkar; bir söyleme, bir kurguya, bir yönetim tekniğine dönüşür.
Bu söylemin erken izlerini The Tempest’te görmek mümkündür. Caliban karakteri, sadece bir birey değil, bir kategoridir: eğitilmesi gereken, disipline edilmesi gereken, ama asla tam anlamıyla “insan” kabul edilmeyen bir varlık. Prospero’nun temsil ettiği akıl ve düzen karşısında Caliban, doğanın kontrolsüzlüğünü, arzunun taşkınlığını ve tehdidin sürekliliğini simgeler. Bu karşıtlık, modern dünyanın merkez-periferi ilişkilerinin erken bir alegorisi gibidir. Sömürgeci akıl, kendi varlığını ancak böyle bir “öteki” üzerinden kurabilir.
Güney Afrika’daki apartheid rejimi bu kurguya somut bir biçim kazandırır. Burada ayrımcılık sadece hukuki bir düzenleme değil, ontolojik bir sınıflandırmadır. İnsanlar yalnızca farklı değil, hiyerarşik olarak konumlandırılmıştır. Siyah olmak bir altlık, Müslüman olmak ise bu altlığın üzerine eklenen ikinci bir damgadır. Bu çifte kodlama, bireyi sadece dışlanmış değil, aynı zamanda “düzeltilmesi gereken bir problem” haline getirir. Bu yüzden apartheid, yalnızca ayırmaz; gözetler, disipline eder, dönüştürmeye çalışır. Michel Foucault’nun tarif ettiği anlamda iktidar burada yalnızca baskı kurmaz, aynı zamanda özne üretir.
Bu üretim süreci, zamanla modern siyasetin en işlevsel araçlarından birine dönüşür: ortak bir düşman yaratmak. İslamofobi bu bağlamda yalnızca bir önyargı değil, bir siyasal teknolojidir. Sağ ve sol, liberal ve muhafazakâr, laik ve dindar gibi farklı ideolojik konumlar, “Müslüman tehdidi” anlatısı etrafında beklenmedik bir uyum yakalayabilir. Bu durum, Carl Schmitt’in siyaset teorisinde merkezi olan dost-düşman ayrımının modern bir tezahürü gibidir. Siyaset, çoğu zaman bir program etrafında değil, bir korku etrafında örgütlenir.
Ancak bu anlatı yalnızca dışlayıcı değildir; aynı zamanda dönüştürücüdür. Sömürgeleştirilen özne, sürekli olarak bir tercihe zorlanır: ya “uygarlaşacak” ya da yok sayılacaktır. Frantz Fanon’un ifadesiyle bu, “beyazlaş ya da yok ol” dayatmasıdır. Bu dayatma, yalnızca politik değil, derin bir psikolojik kırılma yaratır. Kişi, kendi kimliğini reddetmeden var olamaz hale getirilir. Bu yüzden sömürgecilik, yalnızca bedenleri değil, zihinleri de işgal eder.
Fakat metnin en dikkat çekici yönlerinden biri, bu karanlık tablonun içinde bir istisna, hatta bir imkân alanı göstermesidir. Güney Afrika’da Müslümanların zamanla toplumun ayrılmaz bir parçası haline gelmesi, “öteki”nin zorunlu bir kader olmadığını ortaya koyar. Camilerin, ezanın, farklı kültürel pratiklerin kamusal alanda var olabilmesi, birlikte yaşamanın yalnızca teorik bir ideal değil, pratik bir gerçeklik olabileceğini gösterir. Bu durum, İslamofobinin doğallaştırılmış bir gerçeklik değil, tarihsel olarak üretilmiş bir kurgu olduğunu bir kez daha açığa çıkarır.
Bu noktada metnin sonuna yerleştirilen Nuh kıssası metaforu, tüm anlatıyı farklı bir düzleme taşır. “Ama bir gemi inşa et” çağrısı, pasif bir bekleyişi değil, aktif bir direnişi ima eder. Fırtına kaçınılmaz olabilir; ancak onun içinde nasıl var olunacağı, insanın kendi eylemine bağlıdır. Bu gemi, sadece bir korunma aracı değil, aynı zamanda yeni bir anlam dünyasının inşasıdır. Çünkü asıl mücadele, fiziksel varoluşun ötesinde, anlamın kim tarafından ve nasıl kurulacağına dair bir mücadeledir.
Bugün küresel ölçekte yükselen İslamofobi, iletişim teknolojilerinin de etkisiyle daha hızlı yayılmakta, daha geniş kitleleri etkilemektedir. Ancak aynı araçlar, karşı anlatıların da üretilebilmesini mümkün kılar. Bu nedenle mesele yalnızca bir savunma meselesi değildir. Müslümanların kendilerini sürekli olarak “tehdit olmadıklarını” ispatlamak zorunda kaldıkları bir dil, aslında oyunun kurallarını kabul etmek anlamına gelir. Oysa ihtiyaç duyulan şey, bu dilin kendisini sorgulamak ve dönüştürmektir.
Son kertede mesele, Müslümanlara yönelik bir önyargıdan daha fazlasıdır. Bu, insanın insanı nasıl tanımladığına dair bir krizdir. “Öteki”ni insan altı bir varlık olarak kuran her sistem, eninde sonunda kendi insanlık iddiasını da aşındırır. Bu yüzden İslamofobiye karşı mücadele, yalnızca bir grubun haklarını savunmak değil; insan olmanın anlamını yeniden kurma çabasıdır.
Fırtına hâlâ sürüyor. Ancak mesele, fırtınayı durdurmaktan önce, onun içinde nasıl insan kalınacağını öğrenmektir. Ve belki de en zor soru hâlâ önümüzde duruyor:
Biz, kendi gemimizi gerçekten inşa etmeye hazır mıyız?
