Modern dünya uzun bir süre teknolojiyi insanlığın kurtuluş hikâyesi olarak anlattı. Buhar makinesinden internete, sanayi devriminden dijital devrime kadar her büyük teknik sıçrama, insanın doğa üzerindeki hâkimiyetinin genişlemesi olarak yorumlandı. Fakat bugün yapay zekâ etrafında oluşan küresel tartışmalar gösteriyor ki mesele artık yalnızca teknik ilerleme değildir. İnsanlık ilk defa kendi düşünme biçimini taklit etmeye çalışan, karar süreçlerini devralabilen, savaş, ekonomi, hukuk, eğitim, medya ve hatta dinî hayat üzerinde etkili olmaya başlayan bir sistemle karşı karşıyadır. Bu nedenle yapay zekâ tartışmaları yalnızca mühendislik problemi değildir; ontolojik, ahlâkî, siyasî ve teolojik bir problemdir. Bugün artık mesele “makine ne yapabilir?” sorusundan çok “insan nedir?” sorusuna dönüşmüştür. Bu yüzden Papa’nın yapay zekâ üzerine yayımladığı metinler ile İslâm dünyasında giderek artan teknoloji ahlâkı tartışmaları, modern çağın merkezî krizlerinden birini görünür hâle getirmektedir: İnsan, kendi ürettiği zekâ karşısında kendi varlığını nasıl koruyacaktır?

Papa Leo XIV’ün yayımladığı Magnifica Humanitas başlıklı bildiri, Katolik dünyasının yapay zekâyı yalnızca teknik bir yenilik olarak değil, insanlığın geleceğini belirleyecek medeniyet krizlerinden biri olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Vatikan’ın bu yaklaşımı tesadüf değildir. Katolik düşünce geleneği, özellikle sanayi devriminden itibaren teknolojik dönüşümlerin insan emeği, aile, ahlâk ve toplum üzerindeki etkilerini dikkatle takip etmiş; modern kapitalizmin insanı araçsallaştıran yönlerini sürekli eleştirmiştir. 1891 tarihli Rerum Novarum nasıl sanayi çağının işçi sorununa karşı bir müdahaleyse, bugün yapay zekâ metinleri de dijital çağın insan krizine karşı yeni bir müdahale olarak okunmalıdır. Çünkü yapay zekâ yalnızca üretim süreçlerini değiştirmemekte; insanın düşünme biçimini, hafızasını, dikkatini, ilişkilerini ve hakikat algısını da dönüştürmektedir.

Papa’nın metninde özellikle dikkat çeken meselelerden biri, insanın karar verme sorumluluğunu giderek algoritmalara devretmesidir. Modern insan uzun süre boyunca aklı özgürleştirici bir güç olarak gördü fakat bugün aynı akıl, veri merkezleri, algoritmalar ve dijital platformlar aracılığıyla yeni bir tahakküm biçimi üretmektedir. Artık insan yalnızca devletler tarafından değil, görünmez dijital sistemler tarafından da izlenmekte, sınıflandırılmakta ve yönlendirilmektedir. Yapay zekâ destekli sistemler kredi puanlarından güvenlik politikalarına, işe alımlardan savaş teknolojilerine kadar hayatın her alanında belirleyici hâle gelmektedir. Böylece insan, kendi inşa ettiği teknik düzen içerisinde yavaş yavaş özne olmaktan çıkıp veri nesnesine dönüşmektedir. Papa’nın asıl kaygısı tam da burada ortaya çıkar: İnsan, kendi vicdanını makineye devrettiğinde yalnızca özgürlüğünü değil, ahlâkî sorumluluğunu da kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.

Bu durum Hristiyan teolojisi açısından doğrudan “Tanrı suretinde yaratılmış insan” anlayışıyla ilişkilidir. Hristiyan düşüncesinde insanın değeri üretkenliğinden, zekâ kapasitesinden veya toplumsal faydasından değil, Tanrı ile olan ontolojik ilişkisinden kaynaklanır. İnsan yalnızca düşünen bir varlık değildir; seven, acı çeken, tövbe eden, hata yapan, bağışlayan ve anlam arayan bir varlıktır. Yapay zekâ ise bütün gelişmişliğine rağmen ne ahlâkî sorumluluk taşıyabilir ne de metafizik bir bilinç geliştirebilir. Algoritmalar hesap yapabilir fakat vicdan sahibi olamazlar. Büyük veri sistemleri örüntüleri analiz edebilir fakat merhameti tecrübe edemezler. Bu yüzden Vatikan metinleri yapay zekânın insanı taklit edebileceğini fakat insan olamayacağını vurgular. Çünkü insanı insan yapan şey yalnızca zekâ değil, ruh, ahlâk ve aşkınlık kapasitesidir.

Burada modern dünyanın temel yanılgılarından biri görünür hâle gelir. Modern teknik uygarlık uzun süredir insanı ölçülebilir özellikler üzerinden tanımlamaktadır. Verimlilik, hız, performans ve üretkenlik çağımızın en büyük değerleri hâline gelmiştir. Oysa insan yalnızca üretim yapan bir organizma değildir. Modern toplumların büyük kısmı bugün insanı “hesaplanabilir bir varlık” olarak görmektedir. Sosyal medya algoritmaları davranışlarımızı tahmin etmeye, reklam sistemleri arzularımızı yönlendirmeye, yapay zekâ uygulamaları ise düşünme biçimlerimizi biçimlendirmeye başlamıştır. Böylece insan, farkında olmadan dijital kapitalizmin veri kaynağına dönüşmektedir.

Burada dikkat çekici olan bir başka nokta da modern dünyanın kutsal anlayışını giderek kaybetmesidir. Geleneksel toplumlarda bilgi kutsal bir sorumluluk taşırken modern çağda bilgi çoğu zaman güç üretmenin aracına dönüşmüştür. Yapay zekâ da bu eğilimin en ileri aşamasıdır. İnsan artık yalnızca doğayı değil, düşünmeyi de otomatikleştirmeye çalışmaktadır. Bu durum Heidegger’in teknoloji eleştirisini yeniden hatırlatır. Heidegger’e göre modern teknoloji yalnızca araç değildir; dünyayı algılama biçimidir. Her şeyi kullanılabilir kaynak hâline getirir. İnsan da bu düzen içerisinde bir “kaynak” seviyesine indirgenebilir. Bugün dijital sistemlerin insan dikkatini, duygularını ve davranışlarını veri olarak işlemesi tam da böyle bir dönüşümün sonucudur.Belki de bugün ihtiyaç duyulan şey, teknolojiyi bütünüyle reddetmek değil; onu yeniden ahlâkın, hikmetin ve insan onurunun hizmetine sokabilecek bir medeniyet dili geliştirmektir. Ve belki de yapay zekâ çağında insanlığın en büyük ihtiyacı, yeniden bunu hatırlamaktır.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

Nuh Muaz Kapan, Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Felsefe, Sosyoloji ve İlahiyat eğitimi aldı. Aynı üniversitenin İlahiyat Fakültesi’nde Bilim Felsefesi alanında yüksek lisansını tamamladı. Felsefe, sosyoloji ve çocuk yayınları alanındaki çalışmalarıyla düşünceyi yaşama dönüştürmeyi hedefler; Bursa’da yaşamaktadır.

Yorum yaz