Sahip olmak özü itibariyle muhafaza etmek ile soydaş kabul edilir. Soy, köken, nesil; bunların tamamı tekil olanlar için çok büyük kayıpların, belki de dünyaya sığamayan cesetlerin çürümeye yüz tutmuş çaresizlikler içerisindeki kayıpları açısından anlamlı olmayabilir. Oysa varolan, varolmaya layık olan, bahşedilen, kazanan, erişebilen, en kötüsü kıymet bilebilen herkes için en olası durum köklerine dair bir kavrayışın habercisi olmak, teslim alabilmek, sırtlamak ve tümüyle elde olana ilgi göstererek muhafaza etmeye teşebbüs etmek anlamına gelir.
Yaşam tümüyle muhafaza edilmesi gerekenlerin layığına kavuşturulması için elzemdir. Bir ömür, yaşam süresini ister uzatsın ister kısaltsın, hakikatini bu süreyle değil, bilakis en kısa anında, fark edilemeyecek, dile dahi getirilemeyecek olan kısacık bir anda dahi kalbinde taşıdığı niyetle layığını bulur. Bu layığını bulmak içerisinde tevekkülü barındırır şüphesiz. Dilin hafızası, kökleri ve soyları aracılığıyla işitmeye matuf olmuş olana ‘layığını bul’ derken; kendisine teslim olmayanı, belki de olamayanı, kendini teslim ettiği bir diğerine, elbette eğer ötekisi üstün, aşkınsa, hatta esirgeyen ve bağışlayansa, çok esirgeyen ve bağışlayansa ancak en fazla esirgeyen ve bağışlayansa hüküm cari olur. Doğruca aynı soyu taşıyabilen için bu ifade mecburiyeti mümkün kılar. Fakat eğer soy farklı ise o zaman dil de, kalp de, inanç da ve hatta geriye kalan ne varsa soydan nasibini alamadığı için anlamlı olamaz.
İşte muhafaza etmeye mecbur olan için muhatap; en fazla esirgeyen ve bağışlayanın bir emaneti olup bu emanetin layığına kavuşturulmaması muhafaza edememeyi doğurur. O halde hayat, ömür, yaşam, yazgı; kısaca tümünün taşıyıcısı olan insan için amaç nedir? Bunların hepsi veya tümü ne anlama gelebilir? Şayet uzay boşluğunda nereye sürüklendiği belli olmayan cisimlerden yalnızca biriysek yalnızlığın, sahipsizliğin ve dolayısıyla soysuzluğun sebep olduğu çaresizlik şu anda tek başına safsatayı, boşluğu ve dolayısıyla boş konuşmayı beraberinde getirir. Oysa bir farklılık olabileceğine dair zerre miktar düşünce veya en aşağı ihtimaliyle bir kanı düşüncenin kendisinin de bir emanet olduğunu ortaya çıkartabilir. Düşünceye hiçbir muhatap bulamasak bile sahibi olan düşünen için bir emanettir ve aynı emaneti teslim edenin hakkı için ona sahip çıkmak gerekir. Muhafaza etmek bu denli kaçınılmazdır.
Cevaplanması gereken son bir soru kaldı: Peki muhafaza eden muhafaza ettiğini layığına ulaştıramıyorsa veya layığının yerini, yurdunu, ismini, cismini unutmuşsa ne olur? İnsan tek başına ömrünü bir şeylere sığdırmaya çalışadursun çatışmanın son bulamayacağını haber veren en köklü sorudur bu. Çünkü emanetin hakkına uygun davranamamak zararı ve zulmü sürdürmemek adına veda etmeyi gerektirir. Veda etmek tekil bir eylemdir, fakat yukarıdaki problem sadece yukarıda açıklandığı şekliyle de kalmaz. Veda etmenin tek yol olduğunu fark edebilen için vedalaşamayan hem emanetine, hem kendisine, hem de emaneti devredene ihanet etmiş olur. Hülâsa; son merhaleye gelmeden veda eden emanete yazık, etmeye teşebbüs eden toyluk, zayıflık, en masumu çocukluk eder. İkincisi maruz görülür, ilkine büyüklük gösterilir, affedilir. Ancak bu noktaya gelip vedalaşmayan, vedalaşamayan hem kendisine, hem muhatabına hem de emanete zulmeder. Zulümde ısrarcı olmak, zalimlerden olmak dünya yaşamına layık görülmüş her bir insan için düşmenin sınırsız olacağı anlamına gelir.
