Modern siyasal düşünce, devleti çoğu zaman rasyonel düzen kuran idari bir aygıt olarak kavramsallaştırsa da devletin asli niteliği yalnızca idare etmekle açıklanamaz. Devlet, teknik bir örgütlenme modeli değil, irade koyabilme kapasitesidir. Başka bir ifadeyle devlet, yalnızca yönetmez, aynı zamanda karar verir. Karar verme edimi, sadece bir işlem değil, siyasal bir ontolojik atılım, yani “başka türlü olabilirken böyle olmasına hükmetme” kudretidir. Bu nedenle devlet her şeyden önce siyasal ethosun kurumsallaşmış hali, yani halkın kolektif iradesinin tarihsel biçimidir.

Tam da bu nedenle devletin yaşayan iradesi ile bürokrasinin mekanik işleyişi arasında yapısal bir gerilim doğar. Bürokrasi, ilk bakışta devlete hizmet eden nötr bir araç gibi görünür; oysa tarihsel işleyiş içinde bürokrasi, devleti temsil eden değil, devleti yeniden tanımlayan bir pozisyona kayar. Bu kayma, yalnızca örgütsel değil, epistemik bir kolonizasyon biçimidir. Devletin karar enerjisi idari rasyonalizasyon adı altında form, belge, imza ve protokoller aracılığıyla dosyalanmış bir faaliyete indirgenir. Böylece devlet, yaşayan bir karar mekânı olmaktan çıkar, idari işleyişin soğuk mimarisine hapsedilir. Karar, gündeme alınır, dosyalanır, değerlendirmeye gönderilir, uygunluk yazısı bekler ve tam da bu yüzden karar olmaktan çıkar.

Bu noktada reifikasyon (şeyleşme) kavramı devreye girer. Devlet, iradi bir organizma iken, bürokratik mekanizma tarafından mekanik ve nesneleşmiş bir düzene çevrilir. Devletin siyasal kudreti, bürokrasinin ürettiği evrak dilinde donmuş bir veri kategorisi hâline gelir. Yurttaş, devlete yöneldiğinde irade ile değil, prosedürle karşılaşır. “Devlete başvurdum” sözü, pratikte “dilekçem sisteme kaydedildi” demektir. Burada devlet yokluğu ile hissedilen, bürokrasi ise varlığı ile rahatsız eden bir forma dönüşür. Böylece devlet, bürokrasinin temsil dili içinde ikinci kez temsil edilir. Bu temsil, halk ile devlet arasındaki bağı canlı tutmaz, aksine temsilin temsilini üretir ve böylece siyasal mesafeyi derinleştirir.

Bu tarihsel dönüşüme dair ilk sistematik uyarılardan birini, örgüt sosyolojisinin keskin bir gözlemcisi olan Robert Michels dile getirmiştir. Ona göre her örgüt (ister demokratik bir parti ister sendika ister devlet mekanizması olsun) zamanla kendi çıkarını önceleyen özerk bir elit tabaka üretir. Michels’in “Oligarşinin Tunç Yasası”, bürokrasinin kamu çıkarını temsil eden bir araç değil, kendi varlığını koruyan bir kast sistemi hâline gelebileceğini gösterir. Bu kast, devleti uygulama alanı olarak değil, devletin anlamlandırılabileceği epistemik alan olarak kurgular. Başlangıçta devlete hizmet etmek için icat edilen idari aygıt, zamanla devleti bürokratik akla göre yeniden kuran bir üst-yapısal iktidar haline gelir.

Bu dönüşümün daha içsel mantığını çözümleyen Michel Crozier, bürokrasiyi statik bir sistem olarak değil, oto-poietik (kendi kendini yeniden üreten) bir organizma olarak tanımlar. Crozier’ye göre bürokrasi, belirsizlikle karşılaştığında karar üretmez, kural üretir. Çünkü karar, sorumluluk ve irade içerir; kural ise sorumluluğu dağıtır ve iradeyi erteler. Böylece riskten kaçan bürokratik akıl, devleti hareket yeteneği felce uğramış bir makineye dönüştürür. Crozier bu durumu “bürokratik kısır döngü” olarak adlandırır: Belirsizlik → Yeni kural → Daha çok form → Daha fazla belirsizlik → Yeni kural… Bu döngü bürokrasiyi devlete bağlı bir araç olmaktan çıkarır, devleti kendi veri tabanı içinde yöneten gölge iktidar hâline getirir.

İşte tam burada Hannah Arendt’in “rule by nobody” (kimsenin yönetimi) kavramı önem kazanır. Arendt’e göre totaliterliğin en tehlikeli biçimi, iktidarın tek bir kişide toplanması değildir; iktidarın sahipsiz bir idari mekanizmaya dönüşmesidir. Bürokrasi bu anlamda fail olmayan bir iktidar üretir: Karar alınmaz, yalnızca “uygulanır”; ama kim tarafından uygulandığı hiçbir zaman tam olarak belirlenemez. Arendt’in temel uyarısı şudur: Failin ortadan kalktığı yerde kötülük sıradanlaşır. Aynı şekilde, iradenin ortadan kalktığı yerde devlet “dosyalanmış yönetim rutinleri”nden ibaret kalır.

Bürokratik dönüşüm, yalnızca siyasal temsil ilişkisini değil, devletin dünyayı algılama biçimini de dönüştürür. James C. Scott, modern devletlerin toplumu anlamak için şemalar, istatistikler ve standart veri formları oluşturduğunu, ancak bu formel bakışın yaşayan toplumsal çeşitliliği bastırdığını söyler. Bürokrasi, devletin görme biçimini teknik bir dile çevirirken, hakikati sayısal uygunluk kategorilerine dönüştürür. Yurttaş artık karar sürecinin öznesi değildir; beklemede olan dosya numarasıdır.

Tam bu noktada Cornelius Castoriadis, devletin yalnızca idari bir yapı değil, toplumsal imgelemle ilişki kuran yaratıcı bir siyasal alan olduğunu hatırlatır. Bürokrasi, bu yaratıcı imgelem enerjisini formlara, protokollere, standart yazışmalara hapsederek devletin ruhunu mekanikleştirir. Devlet böylece karar veren özne olmaktan çıkar, prosedür işleyen bir aygıta indirgenir. Bürokrasi düzeni, devleti yaşatmaz; onu yalnızca işlevde tutar. Oysa devlet işlev görmek için değil, irade kurmak için vardır.

Bu tablo gösteriyor ki bürokrasi krizi, aslında devlet krizi değil, devletin ruhunun unutuluşu krizidir. Devlet, bürokrasiyle çatıştığı için değil, bürokrasiye teslim olduğu için iradesini kaybeder. Dosyaya indirgenmiş bir devlet, halk için artık bir ethos değil, prosedürel bir portaldir. Ve prosedür, hiç kimseye ait olmadığı için, kimseyi de sorumlu kılmaz.

Devlet ancak karar verdiği sürece devlet ideali taşıyabilir. Bürokrasi ise kararın değil, kararın ertelenmiş gölgesi olarak varlığını idame eder. Dolayısıyla devlet iradeye, bürokrasi uygunluk formuna dayalı işler. Bu açıdan bir toplum, iradeyi formdan, kararı prosedürden, ethosu idari rasyonalizasyondan üstün tutabildiği sürece devleti yaşatabilir. Aksi halde Leviathan, ruhunu kaybeder ve yalnızca evrakları onaylayan mekanik bir otomat olarak kalır. Netice itibariyle, “demir kafes”in içine sıkışmış olan halk, devleti var eden siyasal iradenin asli taşıyıcısı olarak onu sorumluluk ve aidiyet duygusuyla sırtında taşırken, bürokrasiyi ise ilerleyişini yavaşlatan, özgürlük alanını daraltan kurumsal bir pranga olarak ayaklarında taşımak mecburiyetinde kalır.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

1992’de Tatvan’da doğdu. Lise eğitimini Erciş Anadolu Öğretmen Lisesi’nde, lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Bu yıllarda editörlüğünü yaptığı edebiyat dergisinde şiir ve öyküleri yayınlandı. 2015’te Özel Eğitim Bölümü’nden mezun oldu. Şubat 2020’de Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi alanında yüksek lisansını tamamladı. 2015’ten beri MEB’de Özel Eğitim Öğretmeni olarak çalışmaktadır.

Yorum yaz