“Felsefe, çekmeceye konmuş kanıtlardan hoşlanmaz.” diyen Gaston Bachelard, bilginin durağanlaştığı, kendi doğrularına aşırı bağlandığı her dönemde bir felsefî itirazın, bir epistemik kırılmanın zorunlu olduğunu hatırlatır. Batlamyusçu evren tasarımı, yaklaşık bin dört yüz yıl boyunca yalnızca astronomi alanında değil, insanın evrendeki yerine ilişkin teolojik, metafizik ve antropolojik kabullerin de omurgasını oluşturmuş bir sistemdi. Bu sistem, zamanla karşılaştığı problemlere çözüm üretmek yerine, giderek daha karmaşık düzeltmelerle ayakta tutulmaya çalışıldı. Kopernik, klasik astronomi içindeki bu yama mantığının artık sürdürülemez olduğu kanaatine varmış, problemin hesaplama yöntemlerinde değil, bizzat evrenin temel yapısına dair yanlış kabullerde yattığını fark etmiştir. Onun düşüncesinde, eski düzeni düzeltmek değil, yanlış bir temeli bütünüyle terk etmek gerekiyordu. Bu tavır, Bachelard’ın epistemolojik kopuş dediği şeyin tarihteki en büyük örneklerinden biridir.

Kopernik yalnızca matematiksel bir model önermedi; dünyanın merkezden alınmasıyla birlikte insanın kozmik konumu, Tanrı–evren ilişkisi ve teolojik düzenin merkezi de sarsılıyordu. Dünya’nın hareket ettiğini kabul etmek, yaratılışın sabit bir eksene göre kurulduğu fikrini zayıflatıyor, antropolojik merkezîliğin teolojik dayanaklarını sorgulanır hâle getiriyordu. Bu nedenle Kopernik’e yönelik tepkiler bilimsel bir rahatsızlıktan ziyade, dünya tasavvurunun bütününü tehdit eden bir dönüşüme duyulan öfkeydi. Reform lideri Martin Luther’in Kopernik’i “Kutsal Kitap’ı keyfine göre çarpıtan türedi bir astrolog” olarak nitelemesi, sürecin dinî ve düşünsel ağırlığını açıkça gösterir. Kopernikçi olmak, dönemin zihinsel ufku içinde yalnızca alternatif bir kozmolojiye inanmak değil; neredeyse ateist olmakla eşdeğer bir meydan okumaydı.

Bununla birlikte Kopernik’in önerisi, bilimsel olduğu kadar estetik ve metafizik bir çekim gücüne de sahipti. Güneş’in merkeze konması, matematiksel sadeliğin yanı sıra Yeni Platoncu bir uyum fikrine dayanıyordu. Kopernik’in takipçileri için cazip olan, yalnızca teorinin doğruluk ihtimali değil, evrenin daha “güzel”, daha “uyumlu” bir düzende kavranabilmesiydi. Bilimsel Devrim’in genellikle rasyonelliğin yükselişi olarak anlatılmasına rağmen, tarihsel arka planda bu devrimin özünde mistik, estetik ve metafizik bir motivasyonun bulunduğu açıktır. Bu düşünsel hattın en parlak temsilcisi Johannes Kepler’dir.

Kepler, sayılara ve geometrik biçimlere aşkın bir anlam yükleyen Yeni Platoncu bir duyarlılığa sahipti. Onun gözünde Güneş, yalnızca fiziksel bir merkez değil, evrenin kutsal düzenini yansıtan ilahî bir odaktı. Evrenin matematiksel düzeni, Tanrı’nın düşüncesinin görünür hâle gelmesiydi. Bu nedenle Kepler’in araştırma motivasyonu modern anlamda bilimsel nesnellikten çok, kozmik düzenin matematiksel ifşasına duyulan derin bir inançtan besleniyordu. Ancak paradoksal biçimde tam da bu inanç, onu modern bilimin kurucu figürlerinden biri hâline getirdi. Kepler, Kopernik’in ortaya attığı temel modeli matematiksel olarak arındırarak, eliptik yörüngelerle gezegen hareketlerinin gerçek yapısını keşfetti. Böylece Batlamyus sisteminin tamamlayıcı düzeltmelerle ayakta durmaya çalışan son savunma hatlarını da çökertmiş oldu. Antikçağdan beri çözülemeyen gezegenler problemi, Kepler’in üç yasası sayesinde ilk kez açık ve tutarlı bir biçimde açıklanabiliyordu.

Kepler’in başarısı yalnızca matematiksel çözümle sınırlı değildir. O, gökyüzüne ilişkin dağınık, karmaşık ve çoğu zaman açıklanamaz görünen gözlemleri birkaç temel ilkeye indirgeyerek, evrenin “harmonik” yapısını ortaya koymuş, kozmosun matematikle kavranabilir olduğu düşüncesini derinleştirmiştir. Matematik, artık yalnızca bir tahmin aracı değil, ontolojik bir açıklama biçimi, yani doğanın bizzat dili olarak konumlanmıştır. Bu dönüşüm Newton fiziğinin entelektüel temelini oluşturur.

Kepler’i ilginç ve önemli kılan şey, hem Ortaçağ’ın metafizik geleneklerine bağlı hem de Rönesans’ın matematik merkezli doğa anlayışına köprü kuran bir düşünür olmasıdır. Tarih keskin dönemlere ayrılmaz; bir düşünür çoğu zaman bir çağın kapanışını ve başka bir çağın açılışını aynı anda üzerinde taşır. Kepler’in Yeni Platoncu sezgileri olmasaydı, evreni matematiksel bir uyum ilkesiyle yeniden kurma arzusu da doğmazdı. Aynı şekilde modern bilimsel yöntemin matematiksel omurgası da bu sezgilerin rasyonelleşmesiyle gelişmiştir. Dolayısıyla Kepler, modern bilimin tümüyle “rasyonel” bir başlangıç yaptığı fikrine meydan okur. Bilimin erken dönemi, bizim bugün rasyonel dediğimiz kavramın henüz sınanmadığı, mistik inançlarla matematiksel araştırmanın iç içe geçtiği bir alandır.

Bu durum bilimin doğasına dair önemli bir soruyu gündeme getirir: Bilim ilk gününden itibaren rasyonel ve evrensel midir? Bu soruya verilecek cevap, bilim tarihindeki duruşu belirler. Bir görüş, Kopernik ve Kepler’in modern bilimsel aklın kurucuları olduğunu ve bilimin içsel mantığı gereği rasyonel bir ilerleme gösterdiğini savunur. Diğer bir görüş ise bilimin başlangıç döneminin bugün anladığımız anlamda rasyonel olmadığını; Kepler’in dinsel sezgileri, Platoncu mistisizm, matematiksel estetik ve kozmik uyum anlayışının modern bilimin gelişmesinde zorunlu aşamalar olduğunu ileri sürer. Kepler’in çalışmaları, bu ikinci görüşün ne kadar güçlü bir tarihsel temele sahip olduğunu gösterir.

Kopernik’ten Kepler’e uzanan çizgi, Batlamyusçu dünyanın yıkılmasının ötesinde, modern bilimin iki temel mirasını doğurmuştur. Bunlardan ilki, doğanın matematikle açıklanabileceği fikrinin artık tartışılmaz bir ilke hâline gelmesidir. İkincisi ise insanın evrendeki merkezî konumunun geri dönülmez biçimde kaybolmasıdır. Dünya önce merkezden alındı, ardından Güneş’in bile merkez olmadığı anlaşıldı; evren genişledikçe insanın kozmik iddiası küçüldü, fakat bilgisi büyüdü.

Sonuç olarak Kepler’in kozmik arayışı, onun gözünde Tanrı’nın evrendeki düzenini görünür kılma çabasıydı; fakat bu çaba modern bilimin matematiksel yapısını kuran en güçlü dönemeçlerden biri hâline geldi. Kepler’in mistik sezgileri, modern bilimin rasyonel omurgasına dönüşürken, Kopernik’in kozmolojik devrimi insanın evreni anlamaya yönelik bakışını kökünden değiştirdi. Yeni-Platoncu estetik bir arayışla başlayan bu yolculuk, sonunda bilim tarihinin en büyük dönüşümlerinden birine, evrenin matematiksel olarak okunabilir bir bütün olduğu fikrine ulaşmıştır. Kepler, bir çağın kapanışını ve başka bir çağın başlangıcını aynı anda temsil eden ender figürlerden biridir. O, henüz bilimselliğin tam anlamıyla olgunlaşmadığı bir dönemin düşünürü olarak, “evrenin gizleri”ni çözme niyetiyle tarihe adını yazdırmış; ancak ortaya koyduğu sonuçlar, modern bilimin kalıcı yapı taşlarını oluşturmuştur.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

Nuh Muaz Kapan, Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Felsefe, Sosyoloji ve İlahiyat eğitimi aldı. Aynı üniversitenin İlahiyat Fakültesi’nde Bilim Felsefesi alanında yüksek lisansını tamamladı. Felsefe, sosyoloji ve çocuk yayınları alanındaki çalışmalarıyla düşünceyi yaşama dönüştürmeyi hedefler; Bursa’da yaşamaktadır.

2 yorum

  1. Pingback: Galilei ve Newton: Doğanın Matematiksel Dilinin Kurulması ve Modern Bilim Aklının Kurumsallaşması

  2. Pingback: Erken Modern Bilim ve Din: Çatışma, Dönüşüm ve Yeni Bir Kozmik Anlayışın Doğuşu

Yorum yaz