Köye her gittiğimde, artık yalnızca geçmişe ait birtakım hatıralarla değil, sosyolojik bir değişimin giderek belirginleşen izleriyle karşılaşıyorum. Bir zamanlar köylerden şehirlere doğru başlayan büyük hareketlilik, yalnızca insanların yer değiştirmesi değildi. İnsan, eşyasını toplayıp şehre giderken köyünü geride bırakamamıştı; alışkanlıklarını, konuşma biçimini, komşuluk anlayışını, mahremiyetini, sofrasını, akrabalık ilişkilerini ve hatta zaman algısını beraberinde götürmüştü. Şehirde yaşıyor fakat uzun süre köyün toplumsal dünyası içinde hareket ediyordu. Bugün ise hareketin yönü, en azından belirli ölçülerde, tersine dönüyor. Şehir hayatından yorulan, emekli olan, uzaktan çalışma imkânına kavuşan yahut yeniden toprağa ve daha sakin bir hayata yönelmek isteyen insanlar köylere dönüyorlar. Fakat bu kez başka bir tuhaflıkla karşılaşıyoruz: Bir zamanlar şehre köyü götüren insan, şimdi köye şehri götürüyor.
Belki de insanın mekânla ilişkisini yalnızca “nerede yaşadığı” üzerinden düşünmemizin temel yanılgısı burada başlıyor. Çünkü insan bir yere taşındığında yalnızca bedenini taşımıyor. Pierre Bourdieu’nün kavramıyla söylersek, habitusunu da beraberinde götürüyor. Habitus, insanın yıllar içerisinde edindiği, çoğu zaman üzerinde düşünmeden gerçekleştirdiği davranış ve algılama biçimlerinin bütünüdür. Nasıl oturduğumuzdan kiminle nasıl konuştuğumuza, zamanı nasıl kullandığımızdan komşuyla kurduğumuz mesafeye kadar gündelik hayatımızın görünmez bir grameri vardır. Bu gramer bir gecede değişmez. Köyden şehre göç eden ilk kuşakların şehirde köylü ilişki biçimlerini devam ettirmeleri bundan dolayı şaşırtıcı değildi. Hemşehrilik ağları, akrabalık dayanışmaları, aynı mahallede kümelenmeler, köyden yiyecek getirilmesi, düğünlerin ve cenazelerin geleneksel biçimde sürdürülmesi, balkonların ve apartman önlerinin köy hayatının uzantısına dönüştürülmesi biraz da bu habitusun sonucuydu.
Türkiye’nin kentleşme serüveninin ilginç taraflarından biri de burada ortaya çıktı. Köyden şehre gelen insan, şehrin mekânına yerleşti fakat her zaman şehrin ilişki biçimine aynı hızda yerleşemedi. Böylece ne bütünüyle köy kalan ne de tam anlamıyla şehir olabilen ara toplumsal biçimler meydana geldi. Şehir büyüdü ama şehirlilik aynı hızla büyümedi. Köy küçüldü fakat köylülük ortadan kalkmadı. İnsanlar apartmanlara taşındılar; fakat apartmanlarda köydeki dayanışmayı, akrabalığı ve yakınlığı sürdürmeye çalıştılar. Bir bakıma modern şehrin fiziksel yapısı içerisinde geleneksel toplumun ilişki biçimleri yaşamaya devam etti. Şehir ile köy arasındaki sınır böylece coğrafi olmaktan çıkarak insanın içerisinde taşınan bir sınıra dönüştü.
Bugün ise bunun tersinden işleyen yeni bir safhasına tanıklık ediyor olabiliriz. Köye geri dönen insan artık köyden ayrılan insan değildir. Aradan geçen yıllar onu değiştirmiştir. Şehir ona yalnızca bir meslek, gelir veya konut kazandırmamış; aynı zamanda yeni davranış örüntüleri öğretmiştir. Mahremiyet ihtiyacı artmış, bireysel alan düşüncesi güçlenmiş, zaman daha planlı ve parçalı hâle gelmiş, tüketim alışkanlıkları değişmiş, komşuluk ilişkileri belirli mesafelere çekilmiş, evin anlamı dönüşmüş, teknoloji gündelik hayatın merkezine yerleşmiştir. Dolayısıyla köye dönen kişi çocukluğunun köyüne dönmeyi arzulasa bile, çocukluğundaki insan olarak dönemez.
Georg Simmel’in metropol insanına ilişkin söyledikleri burada oldukça açıklayıcıdır. Büyük şehir, insana sürekli bir uyaran bombardımanı altında yaşayabilmenin yollarını öğretir. İnsan kalabalıkların içerisinde kendisini koruyabilmek için mesafe üretir. Herkese açık olamaz, herkesle ilgilenemez, her ilişkiyi derinleştiremez. Köy toplumunda ise ilişkisellik bunun neredeyse tersidir. İnsan yalnızca kendisi değildir; bir ailenin çocuğu, bir hanenin mensubu, bir soyun devamı, bir komşunun komşusudur. Görünürdür. Kim olduğu kadar kiminle ilişkili olduğu da önemlidir. Şehir insanı anonimleştirirken köy insanı tanınır kılar. Şehirde özgürlüğün şartlarından biri görünmez olabilmekken köyde toplumsal hayatın şartlarından biri görünür olmaktır.
İşte şehre alışmış insan köye döndüğünde asıl gerilim burada ortaya çıkar. Köyün yakınlığına dönmek ister fakat şehrin mesafesinden vazgeçmek istemez. Bahçeli bir ev ister fakat komşunun habersiz gelmesini istemez. Toprağa yakın olmak ister fakat toprağın gerektirdiği gündelik emeğe her zaman hazır değildir. Köy sofrasını özler fakat şehrin tüketim alışkanlıklarını beraberinde getirir. Sessizlik ister fakat teknolojik bağlantıdan kopamaz. Dayanışmayı sever fakat bireysel alanının sınırlandırılmasını istemez.

Böylece geri dönüş, geçmişe dönüş olmaktan çıkarak şehirli habitusun kırsal mekânda yeniden kurulmasına dönüşür.
Ferdinand Tönnies’in meşhur Gemeinschaft ve Gesellschaft ayrımı bu dönüşümü başka bir yönden düşünmemize imkân verir. Kabaca ifade edersek Gemeinschaft; yakınlık, aidiyet, akrabalık ve gelenek üzerinden şekillenen cemaat ilişkilerini, Gesellschaft ise daha sözleşmeye dayalı, hesaplanabilir ve bireyselleşmiş modern toplum ilişkilerini anlatır. Köy, klasik biçimiyle birincisine; modern metropol ise ikincisine daha yakındır. Fakat günümüz köyü artık bu ikiliğin bir tarafında kolaylıkla konumlandırılamıyor. Çünkü şehirde Gesellschaft ilişkilerini öğrenmiş bireyler, Gemeinschaft mekânlarına geri dönüyor. Mekân cemaat mekânı olarak kalırken davranış giderek bireyselleşebiliyor. Yan yana evler vardır fakat kapılar eskisi kadar sık açılmayabilir. Herkes birbirini tanır fakat herkes birbirinin hayatına eskisi kadar dâhil olmak istemez. Köy vardır ama köyün eski ilişkiselliği aynı yoğunlukta olmayabilir.
Henri Lefebvre’in mekânın toplumsal olarak üretildiği düşüncesi tam da burada önem kazanır. Çünkü köy yalnızca evlerin, tarlaların, çeşmenin, caminin, kahvenin veya yolların oluşturduğu fiziksel bir alan değildir. Köy, o mekân içerisinde tekrar edilen ilişkiler tarafından köy hâline gelir. Sabah karşılaşmaları, imece, komşuluk, ortak üretim, cenaze, düğün, bayram, ziyaret, yardımlaşma, haberleşme ve gündelik karşılaşmalar mekânın toplumsal anlamını üretir. Bu ilişkiler ortadan kalktığında evler ve yollar yerinde kalabilir; fakat aynı köyün kaldığını söylemek giderek güçleşir.
Bu nedenle bugün gerçekleşen köye dönüşü yalnızca nüfus hareketleriyle değerlendirmek yetersizdir. “İnsanlar yeniden köylere dönüyor” dediğimizde asıl soru kaç kişinin döndüğü değil, nasıl bir insanın döndüğüdür. Çünkü dönen kişi şehir tarafından dönüştürülmüş bir öznedir. Yanında otomobilini, telefonunu, internetini ve şehirde edindiği tüketim nesnelerini getirdiği kadar, görünmeyen başka şeyleri de getirir: bireysellik anlayışını, mahremiyet sınırlarını, zaman disiplinini, konfor beklentisini, estetik tercihlerini ve sosyal mesafe biçimlerini.
Böyle bakıldığında Türkiye’nin modernleşme hikâyesinde garip bir simetri ortaya çıkıyor. Dün köyden şehre gidenler şehirde köyü yeniden üretmeye çalışıyordu; bugün şehirden köye dönenler köyde şehri yeniden üretiyorlar. İlkinde apartmanın içinde köy odasını yaşatmaya çalışan bir insan vardı; ikincisinde köy evinin içinde şehir konforunu ve şehir mahremiyetini kurmaya çalışan bir insan var. Her iki durumda da mekân ile habitus arasında belirli bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor.
Belki mesele bundan dolayı “köy mü, şehir mi?” meselesi değildir. Asıl mesele insanın sosyal ilişkiselliğinin nasıl dönüştüğüdür. Modernleşme bizi yalnızca başka mekânlarda yaşamaya zorlamadı; başkalarıyla birlikte yaşama biçimimizi de değiştirdi. Eskiden komşunun hayatımıza fazla dâhil olmasından şikâyet ederken bugün kimsenin kimseyi tanımadığı apartmanlardan şikâyet ediyoruz. Köyün toplumsal baskısından kaçarken şehrin yalnızlığıyla karşılaştık; şimdi şehrin yalnızlığından kaçıp köye giderken, bu defa yalnızlığımızı da beraberimizde götürüyoruz.
Bu yüzden köye dönüş romantizmine biraz ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor. İnsan yalnızca toprağa basarak geçmişine dönemez. Eski ev restore edilebilir, bahçeye yeniden ağaç dikilebilir, dededen kalan tarla sürülebilir, taş duvarlar yeniden yapılabilir; fakat kaybolmuş bir sosyal ilişkisellik mimari restorasyonla geri getirilemez. Çünkü köyü köy yapan şey evlerin biçiminden önce insanlar arasındaki ilişkinin biçimiydi.
Belki de bugün karşı karşıya olduğumuz en önemli sosyolojik sorulardan biri tam olarak budur: Biz köye mi dönüyoruz, yoksa şehri köye mi taşıyoruz?
Köye her gittiğimde bu sorunun cevabını biraz daha fazla hissediyorum. Çünkü insanın bir yere geri dönmesiyle zamanın geri dönmesi aynı şey değil. Çocukluğumuzdaki köye ulaşmak için kilometreleri aşabiliriz; fakat çocukluğumuzdaki ilişkilere aynı kolaylıkla ulaşamayız. Yol bizi eski eve götürür, eski ağacın altına götürür, çeşmenin başına götürür; fakat eski zamana götürmez. Çünkü aradan geçen zamanda yalnızca şehir değişmemiştir. Biz de değişmişizdir.
Ve belki bütün meselenin en hüzünlü tarafı budur: Bir zamanlar köyden şehre giderken köyü içimizde taşıdığımız için tam anlamıyla şehirli olamamıştık. Şimdi köye dönerken şehri içimizde taşıdığımız için eski anlamıyla köylü olamıyoruz. İnsan iki mekân arasında gidip gelirken sonunda üçüncü bir yerde yaşamaya başlıyor: ne bütünüyle köy olan ne bütünüyle şehir olan, geçmişin yakınlığı ile modern hayatın mesafesi arasında kurulmuş yeni bir toplumsal dünyada.
Belki artık köy ve şehir, haritada birbirinden ayrılan iki yerden çok, aynı insanın içerisinde karşı karşıya gelen iki ayrı hayat biçimidir.
