161
İnsan bazı şeyleri ancak yokluğunda fark edebiliyor. Bir yıla yakın bir süredir utançla dinliyorum Cuma hutbelerini. Şeytanı ürtkütmeme dikkati bir fâsit daire. Ahkamın konusu hutbeler değil diyen fakat ahlakı da vatandaşlık bilgisi derekesine düşüren idare-i kelamcı bir memuriyet dili. Seni hayırla yâdetmeyecek ve güzel hatırlamayacağız, 2. Şerafettin Yaltkaya dönemi.
162
Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi “hangi meslek-i felsefeyi kabul etmeliyiz?” sorusuna cevap ararken hâlâ geçerli olan şu tespiti yapıyor: “Bizde, değil tahlil usulü, hatta iyi ya da kötü hiçbir usûl yoktur.” Evet. Bizler öksüz ve yetim el yordamının çocuklarıyız.
163
Mînâ Urgan hatıralarında bir “sosyalist” olarak parti maceralarından söz ederken bir aydın partisi olduklarını, yoksulların oturduğu gecekondu bölgelerinden hiç oy almazken sadece zengin muhitlerden tek tük oy alabildiklerini ifade diyor. Bazen dolmuşa binip halkın içine karıştığında da kendi çıkarının nerede olduğu fark edemeyen yoksullara soruyormuş niçin zenginleri daha zengin yapmak isteyen partileri tuttuklarını. Muhtemelen bu nursuz acuze karının derdi ne ola ki diye tahammülen dinlemiştir yolculuk yaptığı insanlar. Müjde: Türkiye’de var olmak, her şeye rağmen, Urgangiller için en imtiyazlı oldukları yerlerde dahi bir mahkûmiyet olmaya devam edecek.
164
İsmet Özel, 2 Eylül 2026’da Deryanın Derinliği başlıklı yazısında şunu dile getirdi: “Millî düşmanımız millî hedefin kendisidir.” Bu ifadesini fevkalade kıymetli ve heyecan verici buluyorum. Kıymetli çünkü bugün millîlik, bir tür mutabakat zemini kılındı. Fakat bu zemin, mahiyeti itibariyle Hz. Peygamber’e yapılan “biz senin ilahını tanıyalım sen de bizimkileri” teklifinin bir benzeri. 15 Temmuz 2016’yı bir sıçrama tahtası olarak işlevselleştiren Atatürkçü – milliyetçi – muhafazakâr halîtadan millî bir şuur çıkarmanın imkanını görmediğim için, bu doğrultuda satırlar kaleme aldığımı hatırlıyorum. Heyecan verici kısmı ise şu: İsmet Özel’in Üç Zor Mesele’de konuya ilişkin iki dikkate değer tespiti var: İlkinde diyor ki, “‘İslam öncesi herhangi bir toplumda yürürlükte olan ‘Millî’ kültür, İslam’ın egemenliği ile birlikte yerini Kur’an ve Sünnet’in ilkelerine bırakır. O toplumda yetkenin (otoritenin) alacağı biçimi din tayin eder. O toplumda neye itaat edileceği, neye boyun eğileceği konusunda ilkeleri din koyar.”[1] İkincisinde ise şunu: “‘Millî’ hedefleri İslami hedeflerle özdeş kılmak, büyük bir yanlışlığı peşinen başlatmak demektir.”[2] Fakat 28 Ağustos 2024’te ise “Türkler için millî olan her şey aynı zamanda dinîdir.”[3]
Burada mevzu zaten Türkler için millî olanın ne olduğu konusu. “Yani millî düşmanımız millî hedefin kendisi”dir derken de “millî hedef” bir millî pozisyondan hareketle düşman olarak konumlandırılıyor. Fakat her halükârda sonu, kendisini Kenan Evren anayasasının bekçiliğine götüren “Türkler için millî olan her şey aynı zamanda dinîdir.” cümlesinin içerdiği handikabı, Üç Zor Mesele’deki iki cümle ve “Millî düşmanımız millî hedefin kendisidir.” hükmü içermiyor. Bunu kendi adıma heyecan verici buluyorum. Yeni ve çetin bir sürece girilirken İsmet Özel’in bu cümlesini şöyle anlamayı tercih ediyorum: Müslümanlar; ellerini, dillerini ve kalplerini, kendilerini ancak tenezzülen gören ve bir kültürel unsur olmaya davet eden millîlik uzlaşısında bir “millî düşman” görerek muhafaza edebilir.
165
İnsan, geçmişini kuran bir varlık. Geldiğin yer burası. İçine doğduğumuz aile, nefes alıp verdiğimiz dünya ve o dünyanın kültürel, sanatsal envâi çeşit bileşeninin bizi belirlediğine eskisi kadar inanmıyorum. İnsan tüm bunların üstünde yaşayan bir canlı. Gözünün gördüğü yerden, tüm geçmişini yeniden, yeniden ve yeniden kuruyor insan. Bugün gördüğü sarıya ikna olmuşsa, çocukluğunda ilk hatırladığı renk sarı oluveriyor ve sarı tüm kargaşanın içinden havai fişek patlamalarıyla fışkırıyor. İlk sevdiği kızın sarı saçlı olmasının aslında hayatını, hep ırmakların sarıda karar kılan yataklarına çıkardığını fark ediyor. Sarı geçmişte kalmıyor, bugünün odağında, geleceği de kuşatıyor. Bugün kırmızıda karar kılmışsa da, geçmişindeki kırmızı habbeler birer birer kubbe olmaya başlıyor. Meğer diyor, meğer hakikat kırmızıdan ibaret bir küreymiş. Kendini eksene almam için hafızamda sıraya geçen ne varsa, önce durup ayaklarımı bastığım yere bakıyorum.
166
Baktığında kendini görmek, gözün önemli bir cüzüdür. Bu sebeple insanlar, aynı yere bakarken farklı şeyleri görürler. Tevfik Fikret, İstanbul’a bakarken “fâcire-i dehr”, Nedim ise “bir gevher-i yekpare” görür. Evet, “hayallerini Yeni Zelanda ile süsleyen, hünerini Darwin çizmeye hasreden fâcire-i dehr”dir Fikret.
167
Bir sıçrama ile sormalı: Cemal Paşa’nın kâtibi ve Çankaya sofrasının mezesi Falih Rıfkı’ya nasıl bir eşkal vermeli? Onu da Medine’ye bakarken gördüklerinden tanımak mümkün: Atay’a göre Medine “Peygamber ölüsü ile tüccarlık eden bayağı ve ahlaksız simsar yuvalarından biri”dir.[4] Kendi ifadesiyle, çocukluktan beri hazretsiz, aleyhisselamsız, titremeksizin ve korkmaksızın ismini ağzına alamadığı Peygamber’in şehrinde eski müphem ahret hayaletlerinin içinde kımıldadığını dahi hissetmez. Ki, altına girdiği karar gereği, hissetmesi mümkün de değildir.
168
Akif ise Medine’ye, “Hayme-i Leylâ”sına yaklaşırken dahi cûşa gelir:
Necd’in a’mâkına dalmış, iki aydan beridir,
Koca bir kâfile Mecnun gibi hâib, hâsir,
Koşuyor, merhamet et, bâdiyeden bâdiyeye,
Görürüm bir gün olur, “Hayme-i Leylâ”yı diye!
Ne devâm etmeye tâkat, ne karâr etmeye yer;
Bir ılık gölge, İlâhî… O da olmazsa eğer,
Kalmıyor sâhil-i maksûda vusûl imkânı.
Yeniden cûşa gelirken bir alev tûfânı,
Karşıdan “Kubbe-i Hadrâ” edivermez mi zuhûr?
O nasıl heykel-i dîdâr, o nasıl cebhe-i nûr!
Öyle bir Tûr ki: Her lemha-i istiğrâkı ,
Olmadan çâk-i tecellî, süzüyor Hallâk’ı![5]
169
Falih Rıfkı bir profil: Şahsiyetsiz bir tetikçi, kâr getiren kapıların ve sofraların ayak seviyesinde, yaltaklanarak kariyer inşa eden şu pek muteber “kulis gazeteciliğinin” erken dönem temsilcisi. Atay, Akif vefat ettiğinde lütfetmiş ve şu satırları yazmış: “Birçok fikirlerde birleşemediğimiz Akif’in bizden asla ayrılmayan tarafı, şerefli ve müstakil bir millet görmüş olmak davası idi. Akif softaların bin birinde gördüğümüz zilletlerin hepsinden uzak kalmıştır. Bizim fikirlerimize düşmanlığı, onu asla vatana aykırı bir politika içine sürüklememiştir.”
Mesele hâlâ budur: “Vatan”, “millîlik”, “yerlilik” vb. kavramları çıkarlarına perde kılan ve uhdesine alan bir zihniyetin nüfuz edici hakimiyeti. Halbuki Akiflerin varlığı kendi başına tehdit kabul edilegelmiştir. Ölmek için yurduna dönen İstiklal Marşı şairini bir “millî güvenlik sorunu” sorunu olarak görerek peşine hafiye takan zihniyetten, hiç değilse bugün, vatanseverlik, millîlik ve yerlilik dersleri dinlememeyi başarabilmeliyiz. Bu başarılabilirse, tedavüldeki yeni anayasa tartışmalarında ilk düğmenin neden yanlış iliklendiğini de konuşmaya başlayabiliriz.
[1] İsmet Özel, Üç Zor Mesele, (İstanbul: TİYO Kitap, 2013), s. 103.
[2] İsmet Özel, Üç Zor Mesele, (İstanbul: TİYO Kitap, 2013), s. 167.
[3] Bkz. Not 153, https://www.hazirkita.net/not-defteri-151-153/; İsmet Özel, “Tuz Kokarsa Çaresi Ne?”, www.istiklalmarsidernegi.org.tr, 28 Ağustos 2024, https://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=236&KatId=7, (Erişim Tarihi: 11 Eylül 2026).
[4] Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı, (Pozitif Yayınları, İstanbul: 2004), s. 60.
[5] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, https://safahat.diyanet.gov.tr/PoemDetail.aspx?bID=10&pID=76, (Erişim Tarihi: 10 Ocak 2025).
![Not Defteri [161-169]](https://www.hazirkita.net/wp-content/uploads/2022/12/valeria-reverdo-v-sx4zys-fA-unsplash-850x516.jpg)