Yılmaz Erdoğan, yakın dönem Türkiye popüler tarihinin en dikkate değer isimlerinden biri. Onun kariyer yolculuğunu takip etmek, aslında Türkiye’de popüler kültürün nasıl şekillendiğini de anlamak demek. Bu yazının kendisine ulaşıp ulaşmayacağını bilmiyorum ama içimdeki kelimeler övgüyle sitem arasında bir yerde duruyor desem yalan olmaz.
Övgü diyorum; çünkü Erdoğan, ne yaparsa yapsın izleyicisinin ilgisini diri tutmayı bir şekilde başardı. Mükremin Çıtır’a gönül verenler, Deli Emin’i de, Asım abiyi de, hatta son dönemki dizisinde yer yer fazlalaşan lirizme rağmen öğretmen karakterini de bir şekilde sevdi. Bu, az rastlanır bir bağ kurma becerisi.
Yazıya onu sinemanın, tiyatronun ya da şiirin içinden tanımlayarak da başlayabilirdim. Hatta daha iddialı konuşup, sinemada Yılmaz Güney, şiirde Cemal Süreya, tiyatroda Münir Özkul gibi bir yere ulaşabileceğini söylemek de mümkündü. Ama Erdoğan, hepsinden biraz olup hiçbirine tam olarak yerleşmeyen bir yol seçti. Sahip olduğu o güçlü hikâye anlatma kabiliyetini, zamanla daha çok “proje üreten” ve “iyi satan” bir çizgiye tahvil etti.
Şiir meselesi hep tartışmalı oldu. Yıllar evvel ilk şiir kitabı çıktığında Hilmi Yavuz’un onun için söylediği sözler bu tartışmayı daha da alevlendirmişti. Yavuz, müzikte Sibel Can ne ise şiirde de Yılmaz Erdoğan odur demişti. Ne demek istediğini anlamak mümkün ama yine de haksız bir sertlik vardı o yorumda. Çünkü Erdoğan’da bir şiir damarı hep mevcuttu. Belki üzerine yeterince eğilmedi, belki çoğu metni şiir olmaktan uzaktı ama “hiçbir yara/hiçbir zaman iyileşmez bilirsin” diyen bir kalemi kim görse bu şairdir derdi. Şiiri tartışmalı olabilir ama şairliği büsbütün inkâr edilemez bence.
Tiyatro ile başlayan yolculuğunu sinemaya taşıdığında ise Türk sinemasına Deli Emin gibi unutulmaz bir karakter kazandırdı. Oyunculukta zirvesini ise Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki performansıyla gördük. Tam da o noktada daha derinlikli bir sinema yolculuğuna girmesi beklenebilirdi. Kelebeğin Rüyası filmiyle Türk şiirinin iki kayıp cevherini herkese yeniden hatırlattı da belki ama o, yeniden popüler olanın güvenli alanına yöneldi.
Belki mesele tam da burada başlıyor. Türkiye’de “sanat” yerine giderek “gösteri dünyası”nın konuşuluyor olması tesadüf değil. Popüler kültür, en özgün olanı bile törpüleyip kendine benzetiyor. Bugün Şener Şen gibi bir ustanın bile reklam filmlerinde yer alması bunun göstergesi. Bu şartlar içinde verilen kararları anlamak mümkün; ama anlamak, kabul etmek anlamına gelmiyor. Muhsin Bey filmindeki o meşhur replik geliyor akla.
-Kendimi kurtarmam gerekiyordu abi
-Kurtardın mı bari
Bu yüzden Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz gibi isimleri ayrıca önemsiyorum. Onlar ne olursa olsun sinemada kalmayı tercih ettiler ve her filmde söyleyecek sözlerini biraz daha derinleştirdiler. Erdoğan ise zamanla, popüler olmayanı bile törpüleyerek popüler olanın sahasına taşıyan bir çizgide ilerledi. Son dönemde yetiştirdiği ve ona “hoca” diye hitap eden isimlere bakınca da bu yönelim daha net görülüyor. Yetenekleri gözünden tanıyor o belli ama sonrasında o yeteneklerin birçoğu skeç oyuncusu olmaktan öteye gidemiyor.
Yine de tüm bunlara rağmen, onu izlemekten, verdiği söyleşileri okumaktan, çıktığı programları izlemekten kendimizi alamayız. Çünkü Türk televizyon tarihinin en güzel sahnesinin hatırı hiç kalkmaz üzerimizden:
“Asuman, sen şimdi vapura bineceksin ya… Güverteden denizi seyredeceksin. Ciddiye alma… Bizim aşkımız ondan büyük.”
Not: Hilmi Yavuz’un o meşhur sözünde Sibel Can’a da biraz haksızlık vardı. Bazı şarkıları ondan daha iyi söyleyen pek kimse yok.
