İnsanların hayatlarını yaşanılır kılan sıradanlık, küçük yerleşim yerlerinin iklimini oluştururdu. Küçük yerleşim yerlerinde sıradan olmayana karşı duyulan derin korkulara yer yoktur. Çünkü bu yerleşim yerlerinde sıradan olmayan hiçbir olaya, sıradan olmayan hiç kimseye rastlanmaz. Bu yerleşim yerlerinde her gün aynı yüzler görülür, her gün aynı hikayelere bakılır; her gün aynı iş yapılırdı. Her gün aynı kişiler sevilir ve her gece aynı kapılar çalınırdı. Buralarda büyük hayallere, büyük maceralara yer yoktur.

Küçük yerleşim yerlerinde insanların hayatlarını değiştirme arzusu yaptıkları iş tarafından engellenerek aynılığın her gün dayatıldığı sonsuz bir döngü yaratılırdı. Bu sonsuz döngüde sürprizlere yer verilmez, bu sonsuz döngünün içerisinde bilinmeyen şeylere yönelik merak yer almazdı. İnsanlar her şeyi bilir, herkesi tanırdı. Hayatın anlamına yönelik derinlikli bir arayış bu döngünün içerisinde eritilerek aynı olmanın güvenilir duygusu herkese öğretilirdi.

İnsanlar bu sıradanlığın süreceğini ve hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünürlerdi. Oysa ava çıkan avcılar birilerinin geldiğini görmüştü. Gizlice akşamları köyden uzaklaşan çapkınlar saklandıkları ağaçların ardında sesler duymuştu. Bir şeyin değişeceği hissi bütün köye tek tek sirayet etmişti. Herkes bu aynılığın kalacağına olan inancını korumak isterken fark etmeden yaklaşan gerçeği anlıyor ve ne olacağını bilmemenin korkusunu yaşıyordu.

İnsanlar herkesin birbirini tanıdığı, sıradan hayatlarının değişmeyeceğine inanmak isterken, belirsizliğin yarattığı huzursuzluğu dert etmek için çok geç kalmışlardı. Herkes her şeyi değiştirecek olan ayak seslerini duymuşlardı.

Uzaklardan uzanarak gelir atların sesi. Suları, ormanları, ovaları aşarak gelen terli adamların, kendi halinde yaşayan insanların hayatını değiştirmek üzere bestelenmiş marşları çalardı. Sesler gür, göğüsler yüksekte. Merkezden aldıkları emri yerine getirerek terfi alacaklardı. Burada ezilmesi gereken insanların sırtlarına binerek krallarına güvence sağlayacaklardı. Orada bir köyün uzak noktasında yaşayan insanlar can verirken, coşkuyla kutlamalar yapacaklardı. Sesleri geliyordu. Suları geçtiler. Yakışıklı, güçlü ve sert adamlar geliyorlardı.

‘‘Askerler halkına saldıracak. İnsanlar ölecek. Akrabaların ölecek, hatta belki annen baban, kardeşlerin. Bunu gerçekten istiyor musun?’’

Kendilerine ait huzurlu yerde herkes üzerine düşen görevi aynı monotonlukla yaşarken, düşmansız köyün mutlu sakinleri huzursuz edilir. Merkezin düşman yaratma kabiliyeti o kadar yüksektir ki düşman olacak hiç kimse yokken bile insanı düşman etmeyi başarabilir.

Daha önce hiç görmediği, deneyimlemediği bir düşmanın ne yapacağı onlara anlatılmıştı. Hatta belki daha kötüsünü yapacaktı. Zaten bu sözler yayıldıkça hikayeler değişiyordu. Anneleri eziyet çekerek öldürülecekti. Bilmedikleri bir korkunun içinde insanlar kahraman olmak için kendilerini feda etmeye hazırlanıyordu. Gerçekten ne olduğundan haklıdan ve haksızdan habersiz bir şekilde savaşmak için, düşman olmak için gereken ilk hazırlık korku duygusu yayılıyordu.

Hayatın içerisinde kendini kaybeden insanlar kendinden daha büyük bir otoritenin emri ile ne olacaklarına karar verdiler. Düşman olacaklardı! Anneleri ölecekti, kardeşleri, sevdikleri… Ama onlar her kayıpla daha büyük düşman olacaklar; her kaybın tesellisini daha fazla kan dökmekte bulacaklardı.

Kan döküldükçe ortalık sessizleşecek, akan her kanla birlikte insanlar daha çok öfkelenip daha çok düşmanlaşacaklardı. Herkes içine kapanacak, herkes bir diğeri ne düşündüğünü anlamasın diye susacak. Herkes önce ötekine sonra kendisine düşman olacaktı.

Kimisi şarkılarını kısık sesle söyleyecek, kimisi başkası duymadan konuşacak, kimisi gizlice sevecek yârini, kimisi kahraman olacak kimisi hain olacaktı. Kimisi merkezin rozetini gururla yakasına takacak, kopmuş bacağı ve yarım kalmış hayalleri ile kahraman olacaktı. Kimisinin mezarına toprak atacak kimsesi olmayacaktı. Öyle gizli ve ayıp gibi örtecekler ölülerini. Başladıkları yerde bitirecekler hikayelerini. Tutundum dedikleri anda son verecekler hayatlarına.

‘’Onlara gerçeği söyle. Başka anlatacak ne var ki?’’

Gerçek ona sahip olanlarca yok sayılan derin bir güçtür. Öyle anlar gelir ki gerçekten başka konuşacak bir şey kalmaz. Bütün yalanlar silinir, bütün hikayeler bozulur gerçeği konuşmanın zamanı geldiğinde önce sessizlik etrafa dolar. Sonra ciddiyetsiz bir sohbet kapıyı aralar. Önce gerçeğin etrafında dolaşılır. Hala ondan kaçmanın bir yolu var mı diye beklenir. Karşındakinin gerçeğe olan tepkisi ölçülür. Gerçek ciddidir. Gerçeği ciddiye almak gerekir. Gerçek yalan gibi hızlı söylenmez. Gerçek yalan gibi rahatlatıcı değildir. Gerçek ağırdır. Belki mutlu eder belki yok eder ama gerçek kendisini var eder. Ona şekil veremezsin. Onu yeniden dönüştürüp yeni bir kaba sığdıramazsın. Gerçek insanı eninde sonunda esir alır. Hiçbir esaret gerçek kadar can acıtmaz. Gerçeğin zamanı vardır, yalanlara benzemez. Gerçeğin usulü erkanı vardır yalan gibi hafif değildir. Gerçek pişmanlıktır.

Gerçekler etrafa hâkim olmaya başladığında insanların sesi küçülür, artık kendinden emin kuvvetliler güçsüz birer askere dönüşür. Bir anda her şeyin rengi parlar, zaman bir ahengin içerisinde insanı döve döve akıllandırır. Bir hikâyenin bittiğini anlarsın. Yalanlarla ördüğümüz bir gerçekliğin, algıları yok ederek ortaya çıktığı o anda hiçbir durumun artık bize yeterli gelmeyeceğini anlarız. Gerçeğin beslediği bir dünyayı hiçbir yalanın avutmayacağını görürüz.

            Gerçeğin ördüğü bir duvar tepemize inerken artık yeniden üreteceğimiz yalanlarımız kalmadı. Yalanlarımızın sonuna geldik. Hakikat ama, derinli bir hakikat ifade edecek çizgi üzerimizi çiziyor. Gerçek ortaya çıktığında bir kısmımız yok olacak. Aşklarımız sınanacak, dostluklarımız sınanacak, akrabalıklarımız sınanacak. Biz belki de o çok merhametli kişi değilizdir. Biz iddia ettiğimiz kadar cesur, iddia ettiğimiz kadar korkusuz değilizdir. Artık biz o rollerden sıyrılacağız. Roller bizi değiştirecek. Artık gerçeğin zamanıdır.

Gerçek ona sahip olanlarca yok sayılan derin bir güçtür. Öyle anlar gelir ki gerçekten başka konuşacak bir şey kalmaz. Bütün yalanlar silinir, bütün hikayeler bozulur gerçeği konuşmanın zamanı geldiğinde önce sessizlik etrafa dolar.

‘’Küçük bir yerleşim alanındaki önemsiz ayrıntılar için insan otuz yılını harcamaz.’’

Önem veya önemsizlik insani bir olgudan öte güçlüler tarafından belirlenen kategorik bir ayrımdır. Birileri yukarıdan çıkar ve neyin önemli neyin önemsiz olduğuna, kimin ne kadar hain kimin ne kadar kahraman olduğuna karar verir. Sizin değer verdiğiniz her şey onlar için değersiz, sizin için kahramanca olan her şey onlar için haince olur. Sizin zevklerinizi onlar belirler. Siz onların algıladığı gerçekliği beğenmek, uymak ve itaat etmek zorundasınızdır. Güçlüler, sizin zevkiniz insanların bütün bir hayatını harcayacağı kadar önemli bir zevk değil diyorlarsa değildir. Sizin için neyin zararlı olduğuna, sizin düşmanınızın kim olduğuna, neyi ne ölçüde yiyeceğinize sadece sizi düşündüğü için onlar karar verir. Siz ise bu kararlara itaat etmeyi öğrenirsiniz. Hayatınızda ayrıntılara yer yok diyorlarsa hayatınızı ayrıntı peşinde harcayamazsınız.

Gün gelir hayatın içinde yer alan o küçük ayrıntıların hayatın kendisi olduğunu anlarız. Gün gelir bütün bir hayatınızı herkes için küçük görünen bir ideal için harcadığınızı görürsünüz. Gün gelir başkasının cesaret edemediği, başkasını heveslendirmeyen eşyaların sizi heyecanlandırıp heveslendirdiğini, sizi siz yapan bütün küçük parçaları bir araya getirdiğini görürsünüz. Kendinizin ayrıntılardan oluşan büyük bir resim ve hayatınızı harcayarak bütün ayrıntıları tasarlayan büyük bir ressam olduğunuzu anlarsınız. Gün gelir ben buyum demek işte ben bunların bütünüyüm demek olur.

‘‘Yakında diyorlar en beklemediğimiz zamanda adamlarımız yorgun ama zafer kazanmış bir halde gelecekler ve tekrar huzura kavuşacağız.’’

Yorulmuş bir halkın gözünde kahramanlık zamanla önemini yitirir. Coşkulu savaşların ardından insanların zarar gördüğü somut olarak görülmeye başlandığında artık insanları savaşa ikna etmenin başka bir yolu aranır. Güçlüler yorulmuş bir halkı zaferle oyalamak, onları kandırarak yeniden büyük bir savaşa ikna etmek zorunda kalırlar. Gözler önünde hayatını kaybeden bir askerin annesini mutlu etmek ancak düşmanın tamamen yenilmesiyle mümkün olur. Bütün mümkünler bir imkansızlığın içerisinden çıkarak savaş paydaşlarını zorlamaya başlar.

Mutlu olmak için düşmanın yenilmesi gerekse bile düşmanın yenileceği takvimin açık bırakılması mevcut düşman üzerinden güç devşiren otoritenin işine gelecektir. Çünkü düşmanı her gün yenmek tamamen yenmekten daha iyidir.

O yüzden askerlerimiz er ya da geç zaferle dönecekler. Sizi mutlu edecek yorgun bir zaferle kamu otoritesi yeniden sağlanacak. Biz bilmiyor olsak bile gitmediğimiz, görmediğimiz bir köyde bizim için kötü planlar tasarlayan karanlık odaklar, düşmanlarımız var. O düşman bizim düşmanımızdır!

‘‘Büyük balık küçük balığı yiyor ama dünya dönmeye devam ediyor.’’

            Hayallerimiz de hepimiz şık kıyafetlerimiz ile ışıl ışıl bir yoldan geçerken insanların önünde saygı ile eğildiği bir kahraman olduğumuzu görürüz. Büyük balık olma hevesi büyük balığın kendisini alt etme hevesimizden daha önemli hale gelir. Büyük balık olmak için uğraşırken büyük balığın yediği küçük bir lokma olarak buluruz kendimizi. Hayatın içerisinde kaç kez o talih kuşunun bize isabet edeceğini ve bütün bir yaşamımızı yeniden tasarlayarak bizi istediğimiz dünyaya yönlendireceğini düşündük. Düzenin sahiplerinden merhamet beklemenin, düzene bizi ortak edeceklerini umarak geçirdiğimiz bütün bir ömrün sonunda boşa bir bekleyiş olduğunu fark ederiz. Düzeni kuranlar kendi üçgeni içerisinde hepimizi kıstırıp dünyanın dönüşüne bile bizi yabancılaştırarak kendi hayatlarını devam ettirdiler. Ucuz bir hayatın beklentilerle donatılmış bir dünyanın bir gün eşit olacağına inandık. Bizi inandıranlar gemilerini yürütürken bizi iştahlandıran bir sofranın da sahipleriydi.

            Biz kendimiz için sahibinin sesini duyan eğitimli köpekler gibi aniden emirlere amade bir hayat kurguladık. Bekledik. Bir gün sofrasını kaldırdığımız insanların bizim için bir sofra kurmasını bekledik. Bizim hayallerimiz onların hayallerinden arta kalanlardan, yemeklerimiz onların yemek istemediği yemeklerden, giydiklerimiz önceden kirlenenlerden oluştu. Biz sahiplerimize susarken dünya dönmeye devam etti.

‘O buraya acil durumlara müdahale eden güçler tarafından gönderildi.’’

Güçlülerin bazılarını bazılarına üstün kılma yeteneği en önemli güçleridir. Sıradan insanların basit hayatlarını yaşarken neyin doğru neyin yanlış, kimin dost kimin düşman olduğunu bilmediğine karar verilir. Güçlüler bazen onların hayatları için en iyisini yapmak ile görevli bazı üstün kişilerin yaratılması ve onların hayatlarıyla ilgili kararların onlar olmadan alınması gerektiğine karar verir.  

Bazen hayatımızın kontrolünün kendi elimizden çıktığını düşünürüz. Sanki bütün dünya biz yokmuş gibi dönüyor, hiçbir göz bize bakmıyor, hiçbir iktidar bize sormadan karar veriyor gibi hissederiz. O anlarda dünyanın biz yok gibi döndüğünü, hiçbir gözün bize bakmadığını, iktidarların karar vermek için bize ihtiyaç duymadıklarını anlarız. Biz herkes için hiçbir şeyizdir! Olağanüstü dönemlerin olağanüstü insanları bizden daha akıllı, bizim için en iyi olanı bizden daha iyi bilen insanlar sayılır. Biz onların kararlarına canımız pahasına uyar, kuralların onları istisna kıldığını görürüz. Çaresizliğimiz, korkaklığımızı besler yalnız başımıza kaldığımızı düşündüğümüz anda onlardan daha güçlü olduğumuzu fark edemeyiz. Küçük balıklar olarak kendimizi büyük yapan her şeyi unuturuz.

‘‘Ona zirveye ancak cesetlerden oluşan bir piramide çıkarak yükseleceğini söylemişler.’’

Gerçeği ortaya çıkarmak için olağanüstü kılınanlar gerçek olmayan ifadelerin peşine düşerek bir halkın sonunu getirmeyi planlıyor. Belki annemizi belki babamızı yalan bir sorgulama esnasında gördüğümüz türlü eziyet ve işkenceler üzerine yaptığımız itiraflarla öldürüyoruz. Sevdiklerimiz başlarına gelen kötülüklerin bizim yüzümüzden geldiğini bilmeden ölüyorlar. Öldürüyoruz. Kendimizce doğru düşündüğümüz olayları ne pahasına olursa olsun ispat edelim diye kullandığımız yanlış yollarla üstlerimiz bizi onaylarken biz bir halkın gözlerimizin önünde can verişine seviniyoruz. Askerler yalan delillerden öfkeyle yola çıkarak annelerin babaların kardeşlerin üzerine ölüm götürüyor. Zorbalığın, barbarlığın dışardan gelmesini beklerken imparatorluk eliyle meşrulaşarak geliyor.

’Herhalde insanları tekmeleyip dövmekle geçen beş sene, normal polisleri ve yasal yöntemleri küçümseme benim gibi aristokratça konuşanlardan nefret etme.’’

Küçük bir kasabada her şeyin dengesi bellidir. Merkezden biri sürüp atlısını kasabaya yardıma gelince dengeler bozulur. Geliyorlar. Atalarını kırbaçlayarak yardıma muhtaç insanlara güven ve huzur vaat ede ede geliyorlar. Gerilmiş bir oktan idealist bir ruhla fırlamış kanunların işe yaramadığını söyleyerek insanların huzurunu sağlayacak kanunsuz bir ortamı yaratmak, bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek için geliyorlar. Dostu, düşmanı yeniden tanımlamak, yeni paydaşlar yaratmak için dün olduğu gibi bugün de geliyorlar. Çünkü onlar merkeze teşne bir grup haydutun kasabadaki insanlardan daha çok şey bileceklerini düşünüyorlar. Görevlendirildikleri kişinin kan ve ihtiraslarını tatmin etmek için geliyorlar.

Geliyorlar. ‘Ben neydim’ ya da ‘nereye gidiyordum’ dan, ‘bu halden bir çıkış var mı?’ ya doğru uzanan, uzun ama soluk alamayacak kadar kısa bir yolculuk ile atlılar geliyordu. Bütün bir düzeni yeniden tanımlamayı, herkesi tek bir doğruya inandırmayı kendine vazife edinen bir grup zorba geliyordu.

Bize bu hikâyeden ne kaldı? Hiçbir şey. Hiçbir şey bizim gibi sıradan insanları tanımlayan en iyi kelimedir.

Yazar Hakkında

1991’de Adıyaman’da doğdu. Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi lisans, Marmara Üniversitesi Uluslararası İktisat yüksek lisans programlarını tamamladı. Bir kamu kuruluşunda çalışıyor.

Yorum yaz