Mutluluğun mümtaz ışığını;  kişisel gelişim youtuberları, gündüz kuşağı TV uzmanları, çok s’atan’ kitap sayfaları, sosyal medya fenomenlerinin “life style”ları gibi pek çok yerde aradığımız günümüz evreninde bir isme daha bu konuda mikrofon uzatabiliriz sanırım. Hem de öyle bir isim ki mutluluk hakkında pozitif konuşması pek de beklenmeyecek kadar karamsarlıkla etiketlenmiş radikal bir filozof: Arthur Schopenhauer.

Schopenhauer, “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” adlı eserinde tüm karamsar dünyasına rağmen mutluluğun da algoritmalarının olduğundan söz eder ve yaşama dair kıymetli öğütler dile getirir. Evvela mutsuzluğun beslendiği temel iki kaynaktan bahseder: Yoksunluk ve can sıkıntısı. Mutluluğun etrafına örülen tüm çitlerin ham maddesinin bu ikisi olduğunu iddia eder.

İnsan yokluk içerisindeyse açlık ve sefalet yaşayacağı için mutsuz olur. Fakat insan zengin olsa bu sefer can sıkıntısının getireceği mutsuzluk kişiyi bunaltmaya yeter. Schopenhauer’a katılmamak mümkün değildir çünkü çok zengin hatta şöhretli de olduğu halde intiharı tercih eden veya hayatı mutsuzlukla geçen pek çok örneğe biz de rastlıyoruz zaman zaman.

Yokluğun giderilmesi problemi kişinin bir yere kadar elinde değildir belki ama can sıkıntısını halledebilmek insanın tamamen kendi gücündedir, der Schopenhauer. Fakat o, insanların yanlış yerlerde çareyi aradıklarından da dem vurur. İskambil kağıtlarına, komşu dedikodularına ve her türden zaman öldürücü faaliyetlere hep bu can sıkıntısından kurtulmak amacıyla saklanırız ona göre. Mevcut düzenimizde bizlerin de dizilere, sosyal medyalara sığınarak bu yaman can sıkıntısı belasından kurtulmaya çalışmamız gibi. Hatta Schopenhauer, meselenin diğer tarafından bakmamızı da isteyerek birinin sırf kendi can sıkıntısından kurtulmak, zaman öldürmek için bizimle arkadaşlık ettiğini bilsek buna ne kadar üzüleceğimizi de düşünmemizi ister.

Schopenhauer, sıkıntılarımızın temelindeki o büyük içsel boşluğumuzdan kurtulmanın tek çözümünün “zihinsel zenginlik” olduğunu öne sürer ve yazısı boyunca bunu ısrarla vurgular. Nasıl ki kalbimiz veya midemiz boş olduğunda sıkıntı duyuyorsak beynimiz de boş kaldığında can sıkıntısı çekiyoruz ve bunu önlemenin tek yolu bilim, felsefe, sanat gibi zihnimizi de entelektüel uğraşlarla doldurmaktır.

Zihnin dışındaki maddi şeyler, seçkin kişiler için bir amaç değil sadece araçtır diyen Schopenhauer, insanların paranın araç olduğunu unutup onu amaç gibi görerek pintileşmesinin ne kadar zavallıca olduğundan bahseder. Maddi olarak ne kadar zenginleşsek de bir süre sonra o mevcut halimizden de sıkılacağımızı ve hep daha iyisine eğineceğimizi söyler. Günümüzde yapılan araştırmalarda da en lüks evin bile insanı sadece 1 ay mutlu etmeye yettiği görülmüştür. İnsanın en üst haline sadece zihinsel zenginlikle çıkılabileceğini savunan Schopenhauer, beynimizi kullanmadığımız anların ise ölü anlar olduğunu ifade eder.

Nasıl ki ülkeler dışa bağımlı oldukları sürece güçsüzlerse bir insanın da mutluluğunu dışarda araması onu o kadar güçsüz kılar. Çünkü o dışsal kaynaklar rastlantısal, güvenilmez, geçici ve belirsizdir. Onları aramak da bulduktan sonra kaybetmek de ızdıraba neden olur. Dışarıdaki mutluluk kaynakları bizi kendine bağımlı kılan, zamanla bıkkınlık oluşturan, genellikle ulaşması riskler barındıran türdendir. Tutunduğumuz dallar bir gün bizi taşıyamayabilir. Halbuki zihinsel uğraşlar acısız ve sürekli bir eğlencedir. O sebeple kendi zihinsel uğraşlarımızla bir ağaç gibi köklerimize yani içsel gücümüze güvenerek dimdik ayakta ve ferah içinde kalabiliriz pekala. Aristoteles, “mutluluk kendi kendine yetenlerindir” derken tam da bu içsel yeterlilikten bahsetmiştir sanki.

Yaşamı bir devinim olarak algılayan Schopenhauer, öncelikle işe sağlığımıza dikkat ederek yani iç ve dış hareketlerimizi dengelemek gibi durumlara önem vererek başlamamız gerektiğini söyler. Yani bir şeylere kafa yorduğumuz kadar bedenimizi de hareket ettiremezsek orada da sıkıntılarla yüzleşebiliriz. Zira hayatta her şey bir denge üzerine kuruludur.

Schopenhauer, kendi içsel dünyasıyla mutlu olabilen insanın, şartlar ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın çetin bir kış gecesi neşeli, sıcak ve ışıklı bir noel akşamı gibi hissedebileceğini söyler. Hatta yaşlansak bile bizim mutluluğumuzu hiçbir şey engelleyemez çünkü zaten o dışarıdan beslendiğimiz bir şey değildir.

Schopenhauer, bilhassa çağımızda şöhret arzusunun ne kadar pik yaptığını görse gerçekten acıyarak bakardı bu duruma herhalde. Çünkü böyle bir dışsal kaynağın ne kadar önemsiz olduğunun o kadar farkına varmıştır ki hayran olunan özelliğin, ona hayran olunmasından daha mühim olduğunun altını çizmek istemiştir. Bilfarz, iyi gitar çalabilen insana hayran olunur ama iyi gitar çalabilmesi, insanların ona hayran olmasından daha önemlidir. Hayranlığı hak eden niteliktir esas olan. Zaten insanların ekseriyetinin kendi yaşadığı dönemde de kaliteli işlerden anlamadığını, hayranlığı esas hakeden kişilerin az takipçisi olduğunu o zamanda gözlemlemiştir.

Karamsar filozofların başında gelen Schopenhauer, mutluluğu biraz da hazzı arayarak değil acıdan kaçmaya çalışmakla tadabileceğimizi söyler. Hazza yönelsek de sonunda yine acısını çekebiliriz ama acıdan kaçmayı temel alırsak sıkıntılardan çok daha uzakta bir hayat süreriz. Daha iyi, iyinin düşmanıdır Schopenhauer’a göre ve o müdrik insanın “elimizdekiler olmasaydı nasıl olurdu” diye düşünerek asıl sahip olduklarına odaklanacağını ve bunun daha kifayetli olacağını söyler.

Yaşam üzerine verdiği bilgece öğütlerin en dikkat çekenlerinden biri de “onur” kavramıyla ilgili olanıdır. Onur en üst şeydir dediğimizde sağlığımız, mizacımız, yeteneğimiz, eşimiz dostumuz o kadar da önemli değil sadece insanların ne dediği önemlidir demiş oluyoruz. Mutluluğu insanların övgüsüne bağlayanın kaynağı çok kıt olduğu için o tarz bir hayat biçiminin de insana iyi gelmeyeceğini ifade eden Schopenhauer, burada dürüst ve ilkeli bir insan olmak anlamındaki onurdan değil insanlara imaj olarak sunduğumuz onurdan bahsetmiştir. Hatta sırf daha fazla saygı görmek için bilgi peşinde olan ve “senin onu bildiğini başkaları da bilmiyorsa onu bilmenin değeri yoktur” algısına sahip olan insanların ne kadar hatalı ve budalaca bir anlayışta olduğuna dikkat çekmiştir. İnsanların içini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz için belki de var bile olmayan ya da olmayacak olan bir övgü ve saygı için bu kadar çabanın boş ve içeriksiz bir hayat geçirmeye sebep olacağı barizdir.  Acılarla karşılaşmamızın olağan olduğu bu hayatta, sürekli onları düşünerek yaşamanın insanın gereksiz yere daha da acıyı tatmasına sebep olacağını düşünen Schopenhauer, “çekmece” formülünü önererek yaşadığımız acıları sadece belli zamanlarda çıkarıp bakabileceğimiz çekmecelere yerleştirdiğimizi tahayyül etmenin çok faydalı bir bakış açısı olacağını dile getirmiştir. Böylece devamlı onları düşünerek günlük hayatlarımızı tamamen mahvetmemizin önüne geçebileceğimizi söyler. Filvaki o, “yaşamın mülkleri bir yana, tüm bir yaşamın kendisi bile, yüreğin korkakça çarpmasına ve büzüşmesine değmez.” diyerek cesurca bir hayat yaşamamızı ve ruhsal olarak fazla etkilenmemize değmeyecek bir yaşamda olduğumuzu hatırlayarak yola devam etmemizi öğütler.  Schopenhauer’a göre zihinsel olarak kendini zenginleştiren insanlar, yalnızken bile mutluluğun tadını özgürce çıkarabileceklerdir esasen ve ekstrem bir durum olmadığı sürece mutluluk için başka bir araca da muhtaç olmayacaklardır zaten.

Yazar Hakkında

1993 Bursa doğumlu. Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi mezunu. Gazetecilik ve yazarlık eğitimleri aldı. Çeşitli gazetelerde köşe yazdı, hakemli ve hakemsiz dergilerde yazıları yayımlandı. Gençlik ve Spor Bakanlığının düzenlediği Sinema Kampında senaryo, yönetmenlik, oyunculuk, kurgu montaj eğitimleri aldı. Aynı kampta en iyi senaryo ödülü aldı. Bursa Yıldırım Sinema Akademisi’nde ve Aykırı Sinema Derneği’nde kısa film eğitimlerine devam etti. Kargı Kurgu adında bir kısa film ekibi kurarak ilk filmi olan Deniz Ötesi filmini çekti. Sinema ve yazarlıkla alakalı çeşitli vakıflarda dersler verdi. Uludağ Üniversitesi’nde Felsefe ve Din Bilimleri alanında yüksek lisans yaptı. Şu an aynı alanda doktora eğitimine devam ediyor.

Yorum yaz