Bazı işlerin kendine has değeri kendi haricinde kalan işleri değersizleştirmenin dayanağı oluveriyor. İyi bir şiir yazmak, iyi bir öykü yazmak, iyi bir roman yazmak, iyi bir deneme yazmak veyahut nitelikli bir akademik metin kaleme almak kendi başına o kadar çok maharet ve emek gerektiriyor ki yazarlarının elinden çıktıktan sonra nasıl bir sürece tabi olmaları gerektiğiyle doğru bir bağlam içerisinde ilgilenmek nadir rastlanan bir haslet olarak görünürlük kazanıyor. Sanatçı yahut yazar bir dış gözün gerekliliğine inanıyor olsa da eleştiriye açık olduğunu dile getirse de bu dış gözün bakışı ve dile getirdiği eleştiri çoğu zaman dikenli tellerle çevrelenmiş bir araziye izinsiz girmeye benzer bir durum ortaya çıkarıyor. Nezaketen sorulan “bir yanlışım varsa lütfen söyle çekinme” davetine, beklenilen cevabın verilmemesi üzerine “haddini aşıyorsun” diyerek devam eden tek taraflı bir konuşma biçimi bu. Üreten zihnin derinlerinde editöryal süreç, ki bunun haklı bir tarafı da vardır, ikincil önemde bir iş hüviyeti taşımaktadır. Bu bakış, iyi ihtimali ifade ediyor. Çoğu zaman bu sürecin bir angarya ve süreci uzatmaktan başka pek de bir anlamı olmayan yayın işlerinin “bürokratik işleyişi” olarak görüldüğüne şahitlik ederiz. Bu şahitliğe imkân veren temel yargı da “editörün işi ne” ifadesidir.
“Editörün işi ne” eğer bir soru olsaydı dikkate değer bir soru olurdu. Çünkü editörün ne yaptığı editöryal sürecin neleri gerektirdiği eli kalem tutanların çoğu tarafından ya bilinmiyor ya da bilindiği zannediliyor. Fakat bu bir soru olarak karşımıza çıkmıyor. Genellikle bu yargılama ifadesi editörün, metni “bi’zahmet okumasını/okuyacağını” yukarıdan buyuran bir ifade olarak karşımıza çıkıyor. Sanatçı yahut yazarın “yaratıcı” esini, emeği editörün değerlendirici/değer katan emeğini değersizleştiren bir noktada konumlandırılıyor. Bu konumlandırma açıktan ifade edilmese de içsel bir temayül olarak metnin yayına hazırlanması ve sonrasındaki bütün süreçlerde kendini hissettiren havayı teneffüs etmenize neden oluyor. Böyle olunca da editör tabiri caizse “temizlik görevlileri” olarak ucuza temin edilen bir akvaryum vatozu gibi, ışıltı saçan iri gözlü japon balıklarının arasında dolaşan, fakat dolaşırken de belli oranda tedirginlik uyandıran bir varlık olarak çerçeveleniyor. Editör bu çerçevenin içinde olmasa da, sektörel dayatmalar editörü yahut editöryal süreç içerisinde emek veren her bir kişiyi o çerçevenin gerçekliğine mahkûm ediyor. Sözünü ettiğim çerçevenin, işverenler açısından büyük lütuf olarak takdim edildiği düşünülürse söylemek istediğim daha rahat anlaşılabilir.
“Editörün işi ne” sorusuna işin ceremesini çekmiş fakat buna rağmen bu işe yıllarını vererek bir şeyler yapabilmiş olan meslek büyükleri versin isterim. Ben editörün işinin ne olmadığını sadece bir hususa dikkat çekerek anlatmaya çalışayım. Editör asgari düzeyde bir dil dikkatine bile sahip olmayan dâhilerin ortaokul seviyesinde dahi insanın başına iş açacak imlâ hatalarını, anlatım bozukluklarını düzeltmekle görevli kişi değildir. İmla hatalarını düzeltmek onun görevinin bir parçası olabilir, fakat böyle olması sanatçının yahut yazarın göstermesi gereken asgarî özeni bile göstermeksizin bir yığın sorunu editöre boca etmesini gerektirmez. Böyle olduğu takdirde editör taifesi de “sanatçının/yazarın işi ne, önce bi’zahmet yazmayı öğrensin” demeye başlar ki aslında bu da bir sonuç olarak, varolan sorunu pekiştiren cârî bir söylem. Neticede gereken değeri görmeyen, ürettiği değerin karşılığını alamayan editör bir taraftan işine yabancılaşıyor fakat diğer taraftan da ekmek kaygısı sebebiyle işiyle bir tür mahkumiyet yakınlığı geliştiriyor. İki durumun ortak sonucuysa nitelikte verilen firelerin ziyadeleşmesi…
Çoğu zaman editöre bırakılan ilkokul seviyesindeki yazım problemleri editörün işinin ne olduğunu konuşmaya sıranın gelmesini, daha önemlisi editörün işini layıkıyla yapabilmesini önleyecek mahiyette. Editöryal süreçlerde görev alanlarla sağlıklı bir iletişim kurarak onların metne katabileceği değere açık olan da -dile getirilenin ve zannedilenin aksine- pek olmadığı için sorunun boyutlarına ilişkin sağlıklı bir perspektif sunmak ne kadar mümkün ondan da emin değilim. Toplum olarak, sorunu, dile getirenin yahut sorundan muzdarip olanın üzerine yıkma eğilimimiz sebebiyle, en iyisi bu sorunu “editör sorunu” olarak adlandırarak yazının bu ucuna bir düğüm atıp bırakalım.
Okuma Önerisi
Hasan Hüseyin Çağıran, “Editörün Sevdiği İş Okumak mıdır?”, 15 Ekim 2023, HAZIRKITA, https://www.hazirkita.net/editorun-sevdigi-is-okumak-midir/, (Erişim Tarihi: 19 Ekim 2023).

1 Yorum
Pingback: Editörün Sevdiği İş Okumak mıdır?