2020 yılının Mayıs ayında bir sosyal medya sitesinde yayılan bir görüntüyü gördüğümde zihnimde çarpıcı bir anlamlılık silsilesi belirdi. Bir hoca efendi masasında Kur’an okurken başını Kur’an’a yaslar vaziyette ve elinde kalemi vefat etmiş ve onun ruhunu teslim ettiği bu an bilinmeyen bir kişi tarafından fotoğraflanmış ve benim önüme kadar gelmişti. Bu nasıl bir akışın sonucuydu? Hangi mahremiyet ve hak duvarları yıkıldı da bu görüntü benim gözlerimin içine aktı? İnsanlar hangi umarsızlığın pençesine düştü de sahibine sorulmamış bir teşhirin bile seyircisi oldular? Sıraladığım sorular büyük bir yaranın kabuk sarmasından başka bir şey değildir. Nereye aklımızı ve ruhumuzu çevirsek göreceğimiz bir taşkındır bu. Kendini açık etme’nin ve şeffaflık buyruğu’nun taşkını.

Kendini açık etme soyut anlamda bir istekli boşalma hâlidir. İstenen bir hâl olsa da vazedilen bir hâlin (şeffaflık) çekirdeğinden çıkmıştır. Kendini açık etme isteğine kapılan insan kendinde biriktirdiği ve/veya kendine çarpan-taşınan duygulanımları, düşünümleri ve görsellikleri diğer insanlara doğru boşaltır. Boşalma hâli sergi-seldir. Sergi mekanları ise sosyal medya sayfaları, görsel paylaşım uygulamaları başta olmak üzere dijital ağ toplumunun sergileme alanlarıdır. Sergilenen bir kendini açık etme’nin istenen sonucu beğenilmek ve ilgi görmektir. Kişinin sergilenmemiş varlığı kendiliğinin kapalı tarafı olacağı için bir beğeni değerinden uzak görünmektedir. Artık ne kadar sergi o kadar beğeni ve ekonomik değer demektir. Mezkûr sergileme matematiğinin arkasında ise şeffaflık buyruğu yatıyor. Küresel neo-liberal sistem şeffaf olmayı sisteme dahil olmanın şartlarından biri haline getirmiş vaziyette.  Şeffaflık günümüz için adeta yeni bir şiddet biçimine dönüşmüştür. Şeffaflık, kendini açık etme’ye eklemlenerek onu zorunlu kılar. Böylece kendini açık etme daha güçlü ve zorunlu bir hâle dönüşür. Bu dönüşüm sergileme matematiğini de besler ve her şeyin sergi değeriyle ölçüldüğü bir konjonktür belirir. Her şey soyulur, teşhir edilir, ışıklandırılır ve sergilenir.

Pornografik İşgal ve Işıklandırılan Benlikler

Zannımca pornografi sadece cinselliğin dolayımsızlaştırılması değildir. Nesnelerin ve diğer bütün olayların dolayımsızlaştırılması da pornografiye dahildir. Günümüzde anlamı, yorumu, kurguyu ve dolayımı dışlayan bir büyük şeffaflık dayatması, görüntüleri önümüzden sel gibi akıtıp geçirerek görüntülerle aramızdaki bütün mesafeyi sıfırlamaktadır. Şeffaflık dayatması, insanlardaki sistem-dışı yaratıcı fikir ve kurguları hedef alarak kişisel alanlarımızı tümüyle ışıklandırmaya[1] çalışır. Benliklerin ışıklandırılması öyle bir noktadadır ki gözlerimize ve akıllarımıza boşaltılan görüntü yığınları pornografik bir işgale dönüşmüştür. Gözlerimizin önüne sunulan fotoğraf, video vb. içerikler ile gözümüz arasında mesafe ve dolayım kalmamıştır. Çünkü görüntüler ve imgeler bir anlamlandırmaya ve yoruma açık olmadıkları taktirde ekonomik bir değer ifade eder. Bir anlam ya da yorum duraksaması verinin ve sermayenin üretim hızını yavaşlatacak bir tehdit veya pürüz olarak algılanmaktadır. Yani herhangi bir mekân içinde veya ağların mekansallığında şey’ler pornografik bir sergileniş halindedir. Gördüğü ile araya bir mesafe koyup anlam ve yoruma yönelme imkânı insanoğlunun elinden alınmaktadır.

Kendini açık etme; iyilik ve doğruluk yayıcı bir içeriğe kavuşmadığı sürece şeffaflık ekonomisinin kâr yaratma unsuru olmaktan öteye gidememektedir. İnsan için tefekkür ederek kapanmak, kendini soymamak ve özgürlüğü kendini koruyarak teneffüs etmek çıkış yollarıdır.

Aynı zamanda, kendini açık eden insanlar da anlam yaratma zamanı olmayan ve tefekküre kontenjan ayırmamış bir açık etme hâli içindedir. Fotoğraf, video, etkinlik vb. formatlarda kendimizi hızlıca açık eder ve bir sonraki açık etmeye yöneliriz. Sergilenen açık etme’ler bir anlam ya da yorumdan yoksun şekilde birer enformasyon-veri girişi olarak sergilenir ama var olmaz. Çünkü var olmak mesafeye içkindir. Kendine mesafesiz açık etmelerle dolmaktadır her yer. Kendini açık etmek dolaysız şekilde kendine yapışmayı doğurur ve gerekli kılar. Kişinin kendini daha fazla açık edebilmesinin yolu bireysel sınırları içinde kalmak ve teşhir edebildiğini başkalarının önüne atmaktır. Bu atış ne anlatısaldır ne törensel ne de kurgusal. Ağların ve ekranların akışkan bantlarında kendini bir anlık yani o anlık gösterir ve sonra sıfırlanır-hiçleşir. Sonuçta, yorumlanamayacak kadar açık ve estetik tefekkürü yok eden bir doğrudanlığın şiddetine maruz kalırız.

Şeffaflık dayatması ile hayatlarımızdaki soru işaretleri çalınmaktadır. Sadece kendimizin değil öteki’lerin ve şeylerin de belirsizliği dümdüz olmaktadır.  İnsanoğlu gördüğü, seyrettiği ve akıl ettiği her şeyle arasına bir tefekkür mesafesi koymadığı taktirde var olmak ondan teğet bile geçmez. Maalesef gün geçtikçe var olmaktan uzaklaşırken pornografik bir teşhirin müptelası oluyoruz. Şeffaflık uğruna kendimizi örtüsüz, mecaz-sız, donuk bir şekilde açık ediyoruz. Halbuki insanoğlu yüzyıllardır ruhunun kapısında nasibini beklerken anlamın, yorumun ve mecazın ne kadar kıymetli şey’ler olduğunu biliyordu…

Müstehcenlik Artarken

Bedenin ve ruhun karanlıklarını açmak dahası onları bütün dolayımlardan sıyırıp örtüsüz ve korunaksız bırakmak müstehcenliktir. Nasıl ki bedenin belirli uzuv ve kısımlarını açmak müstehcenlikse ve günahsa bedeni/ruhu teşhirci bir açıklıkla açmak da günahtır. Bu, bedeni iktisadîleştirir. Apaçık bir piyasa unsuruna dönüştürür. Çünkü beğenilmek artık ruhsal bir ihtiyacın değil sergilemeye dayalı bir iktisadî değer yaratma amacının kontrolündedir. Müstehcenlik sınırını geçen sergileme, insanın yüceliğini zedeler. Et hâline gelen beden yüce değil müstehcendir.[2] Herkesin kendini müstehcen ve teşhire yaslanmış bir açık etme ile açık ettiği noktada sır tükenir, yücelik zedelenir ve toplumsal bir müstehcenlik süreci başlar.  Jean Baudrillard Çaresiz Stratejiler kitabında kendini açık etme’nin sonuçlarına koşut şekilde “tüm sırlarından arınmış olarak derhal tüketilmeye açık” tespitini yapıyor ve ekliyor: “Daha genel olarak bakıldığında görünür şeyler karanlık ya da sessizlik içinde kaybolmaz, görünürden daha görünür olanda yitip giderler: müstehcenlikte.”

Kutsal olanın gizemli bir belirsizliği ve törenselliği vardır. Kur’an’ın dilini incelediğimizde karşımıza gizemli bir semantik yapı çıkar. Kendini açık etme anlayışı, müphemiyetleri ve mesafeleri ortadan kaldırarak Kur’an’ın kelam ve kaderin hüküm yapısı ile de zıtlaşır. Çünkü Kur’an dili pek çok yerde, kendisini çekici kılan müphem-mecazî bir semantik yapıya sahiptir. Kader anlayışımıza göre ise kendi gayretlerimizle Allah’ın takdiri arasındaki belirsizlikte salınıp dururuz. Nihayette Allah’ın takdiri vuku bulur fakat neyin vuku bulacağı insan için belirsizdir. Bu bağlamda günümüz dünyasının şeffaflık dayatması, kutsal olanı “pürüzlü” ve “dolaylı” şeklinde değerlendirerek kutsal olanın tören ve geleneklerini zayıflatmayı ister. Öte yandan, şeffaflığı ve kendini açık etme’yi Tanrısal hakimiyet altındaki bazı şeyleri insanın hakimiyeti altına almanın bir aracı olarak gören bir anlayış da vardır. Mensubu olunan dinin yasak ve emirlerle sınırladığı alanlarda fütursuzca dolaşmak bir özgürlük hareketi olarak görülmektedir. Doğayı gasp eden ve kutsalları tahrif eden anlayış kendini kutsalın yerine ikame etmeye çalışırken yarattığı kıvılcımı görememiştir.  Giorgio Agamben Dünyevileştirmeler isimli kitabında profanlaşmayı yanlış bir okuma ile kutsanmış ve Tanrılara ayrılmış umumî kullanımdan uzak tutulan şeylerin tekrar kullanıma sokulması şeklinde savunmuştur. Agamben’e göre her tür imtiyaz, tecrit veya yasak bir dinî kökene sahiptir. Bu bağlamda Agamben sergilemeyi çıplaklığı profanlaştırmak için bir fırsat olarak görmüştür. Fakat bu fırsat insan bedeninin kutsallığını sarsarak bedenden topluma teşmil eden bir pornografik teşhiri doğurmaktadır. İnsan bedeninin saf ve ahlâkî kurallarla korunan dünyasını açmak, çıplaklaştırmak kendisiyle sınırlı kalacak bir girişim değildir. Görsel enformasyon dünyasının sergileyici hakimiyet stratejisinin insan bedeninden uzak kalacağını beklemek ve onu metalaştırmayacağını düşünmek basit bir yanılsama olmasa gerek.  İnsanı bedensel ve ruhsal müstehcenliğe iten güdümlü özgürleştirme anlayışı her şeyi metalaştıran ifşa ekonomisinin yörüngesinde kaldığı sürece elbette bir risk unsuru olmayacaktır.

Dünya, bugün ritüellerden ve onların özel mekânlarından arındırılarak daha da çıplak, müstehcen ve pornografik bir yaşama ev sahipliği yapmaktadır. Kendini açık etme; iyilik ve doğruluk yayıcı bir içeriğe kavuşmadığı sürece şeffaflık ekonomisinin kâr yaratma unsuru olmaktan öteye gidememektedir. İnsan için tefekkür ederek kapanmak, kendini soymamak ve özgürlüğü kendini koruyarak teneffüs etmek çıkış yollarıdır. Bedensel müstehcenlik ile beraber bir ruhsal müstehcenlik durumunun olduğu da unutulmamalıdır. “Ben bedenimi ahlâkî sınırlar içinde tutuyorum” demenin konforu ruhsal müstehcenliğe kapı açmaktadır. Duyguları ve düşünceleri; arz edilen her görsel, video ya da bilgi karşısında kontrolsüzce angaje etmek ruhumuzu müstehcence bir teşhire maruz bırakmaktadır.

Kullandığımız sosyal medya mecrasında önümüze bir görüntü geldiğinde, eş anlı şekilde onun akışına kendimizi entegre edip duygusal bir katarsis yaşayınca, arzuladığımız tek şey bir sonraki görüntüdür. Görsel bağımlıları ile dolu bir görsellik toplumudur bu. Bir başka düzlem ise duyarlılık robotu olmaya doğru gidişimizdir. Hele ki Türk toplumu gibi duygusal sentez ve tepki gücü yüksek toplumlarda duygusal duyarlılık patlamaları, olayın mağdurlarına bir iyilik yaysa da büyük kötülük kümesi içinde küçük bir iyilik elamanı olmanın ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Anlık duygu senkronizasyonları birer duygusal varoluş hali değildir. Duygu efektidir. Derinleşemeyecek kadar hızlı,  yoğunlaşamayacak kadar tekno-yüzeyseldir. Toplumsal birliktelik mecralarının azaldığı, fiziksel ilişkilerin zayıfladığı bir dünyada bizler için bir yaşam alanı olarak görünse de ifşa ekonomisi homo-economicus’u yaşatma alanıdır. Fakat sosyal medyada ve dijital ağlarda bile var olmanın kapıları çalınmalı ve ona sığınılmalıdır. Örtüsünü tümüyle açan’ın o kapıya varması elbette mümkün değildir. Dolayısıyla, kendini açık etme’nin en sessiz ve sinsi şubesi ruhunu pazar etmek’tir. Böylece var olmayanlar alımlı bir yaşama efektinin içinde ışıklandırılmış şekilde yaşar dururlar…


[1] Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu, s. 17, (Metis Yayınları, İstanbul: 2020).

[2] Bkz. a.g.e., s. 39

Yazar Hakkında

1991 yılında Ankara’da doğdu. Çocukluğu Malatya’da geçti. Hacettepe Üniversitesi İktisat (İngilizce) Bölümü’nden mezun oldu. Şiir ve yazıları Hece, Melamet, Karabatak, İtibar dergilerinde yayınlandı. İlk şiir kitabı Ben Orda Yoktum 2018’de yayımlandı.

Yorum yaz