Söz, ehliyet beyan eder. Yazılı veya sözlü olarak “dile getirilen”, yerinde oluşu nispetinde değerlidir. Bu noktada, değeri belirlemenin kıstasları önem kazanıyor. Bir sözü değerli kılan, söz alana “dinlenir” vasfı kazandıran nedir? Platon, Lysis diyalogunun başlarında ustalık ve hekimlik örnekleri üzerinden bu tartışmayı sürdürür.

Diyalogda Sokrates Lysis’e, tencerede kaynayan ete bir şeyler karıştırmak gerektiğinde Kral’ın soruyu bu işin ustasına mı yoksa tahtını miras bırakacağı oğluna mı soracağını yahut oğlunun gözündeki rahatsızlığın tedavisi için bir hekime mi yoksa hekimlik nedir bilmeyen bir insana mı başvuracağını sorar. Bir bilene başvuracağı cevabına karşılık olarak da “Ancak (Kral) bizim hekim olduğumuzu bilse, dilediğimiz şekilde gözünü açıp kül serpebiliriz, bu durumda doğru davrandığımızdan kuşkusu olmayacaktır.” tespitini yapar. Devamında Lysis’e, daha usta olduklarına inandığı her şeyde Kral’ın kendisinden ve oğlundan daha çok kendilerine güveneceğini ve o halde “biz” bir şeyi iyi biliyorsak Yunan ya da barbar fark etmeksizin Kral’ın yanlarına geleceğini ve ne yaparlarsa yapsınlar işlerine karışmayacağını, bu durumda kendilerinin özgür başka insanların kendilerine köle olduğunu ifade eder. Çünkü “bu bilgi bize aittir, meyvelerini de kendimiz alırız” der Sokrates. Bu durumda aksi de doğrudur: “Bilmediğimiz şeyler bize ait değildir, çünkü onlardan yararlanamayız.”

Bu satırlarda, bilginin güç olduğuna yönelik modern dönem düşünürlerinin önermelerine bir yol bulmak mümkün. Bu yol, gerçek bilginin ne olduğu noktasında ciddi farklılıkları göz önünde bulundurmayı gerektirir. Fakat üzerine düşünmek istediğim husus bu değil. Diyalogun aktardığım bölümünde dikkatimi çeken, bilginin manipülatif karakterini ortaya çıkarıyor olması. Sokrates bu yargıma muhtemelen yanıltanın “bilgi” olamayacağını söyleyerek cevap verirdi ama bu olanı değiştirmiyor. Bedeni yaşadığı çağda ortadan kaldırılan Sokrates’in bilgiyi erdeme eşitleyen tavrının bütün imaları kartezyen düşüncenin açtığı yol içerisinde eritildi. Bu yolun kalkış noktası olan “ben”, Tanrı’ya ve varlığa ihtiyaçlarına binaen uğramaktadır. Bu anlamda Kartezyen düşünce, Platon’un diyalogunda bilginin manipülatif karakterine yönelik olarak görünürlük kazanan vurgunun; bilgi, erdem ve gücün farklılaşarak kurumsallaştığı bir sürece tekabül ediyor.

Yaptığım cehaletin övgüsü değil. Bugün, bilgiye uygulanan ölçek, bizi bilgiden mahrum bırakıyor. Bu durumda daha çok bilmek, daha çok bilgi aracına sahip olmak, daha çok tecrübe edinmek söze ve söz alana bir kıymet kazandırmıyor. Bunun doğal sonucu da “bilen”e kulak vermenin insanı yanlışa götürmesidir. Siyasetçi siyaset, sosyal bilimci sosyal bilim, hukukçu hukuk, tıpçı tıp alanında manipüle etme gücünü elinde bulunduruyor. Alandaki uzmanlıklarına dayanarak sözüne itimat edilenler insanın gözüne farklı bağlamlar içerisinde ve farklı amaçlar doğrultusunda kül serpiyor. Kendisini söz söylemeye ehil görenlerin doğru davrandığından kuşku duyma iradesini gösterecek bir “insan”ı nerede ve nasıl aramalı. Benim sorum bu.

Paylaş

Yazar Hakkında

1992’de, İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde aldı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yüksek lisans eğitimine devam ediyor. Metin yazarlığı ve editörlük yapıyor. İlk kitabı Kanımız Yerde Kaldı (şiir) 2018’de yayımlandı.

Yorum yaz