1699 yılından beri bu sorunun cevabını arıyoruz. Neredeyse 250 yıl oldu. Bir sorunun cevabını 250 yıl boyunca arıyor olmak çok tuhaf değil mi? Bulamadık bu sorunun cevabını. Bulanlar bulduğunu sandı, arayanlar bir şekilde bulacağını vehmetti ama nafile; soru yanıtsız kalmaya devam etti. Biz nerede kaybettik?

Nizam-ı Cedid, Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, çok partili hayata geçiş, NATO üyeliği, AB adaylığı derken cevabını bulamadığımız bu soru 250 yıldır bizi sürüklemeye devam ediyor. Öyle ki dönem dönem bu soruyu bihakkın cevapladığımızı sandığımız, buna göre harekete geçtiğimiz ve “bu sefer oluyor galiba” dediğimiz zamanlar da oldu. Ama gel gör ki olmadı. Nerede kaybettiğimizi hâlâ bulamadık. İşin kötüsü, 19. yüzyılda bu soruyu soranlar, en azından kendilerinin ne olduğunun biraz olsun farkında olan aydınlardı. Bu hâl 20. yüzyıla da bir miktar sarktı. Lakin son yüzyılımızda artık “Nerede kaybettik?” sorusu öylesine havada soruluyor ki… Zira artık kim olduğumuzu sanırım unuttuk. Kimdik biz, neydik? Sultanahmet Camii’ni gerçekten biz mi inşa ettik? Peki ya Topkapı’yı, Ulu Cami’yi? Bozguna uğramaktan daha kötü bir şey varsa herhalde o da neyi kaybettiğini bilememektir. Biliyorum, bu tür tarihî hatırlatmalar artık çoğumuza hamasi ve kompleksli geliyor. Bir zamanlar ne kadar güzel olduğunu her gördüğüne anlatmaya çalışan kocamış bir kocakarının sayıklamaları gibi yankılanıyor kulaklarda. Ama insan yine de sormadan edemiyor: Kaybettiğimiz şey tam olarak neydi ki artık onu tarif etmekte bile zorlanıyoruz? Ben de kendi dünyamda bu sorunun tam bir cevabını bulabilmiş değilim. Kaybetmiş olduğumuz şeyin, bizim hatamızdan ve gafletimizden çok, muarızlarımızın kazanmak için her yolu mübah gören anlayışından kaynaklandığı fikri en yakın olduğum fikir. Yine de “İşte tam da bu yüzden kaybettik” diye sıralayabileceğim maddeler yok.

Dünyaya bir kez kazanmak ve kaybetmek üzerinden bakmaya başlamak, sonrasında durdurulması güç bir kıyas rotasında insanı heba ediyor. Belki de biz, 250 yıl önce Batı’nın üstünlüğünü bu kadar aleni biçimde kabul etmeyip hayatımıza devam etseydik, yenilgi bu kadar acı olmayacaktı. Hatta daha ileri gidelim; belki de hiç yenilmeyecektik. Fransız Devrimi, tarihte Fransız Devrimi’ne bu denli atıf yapılabildiği için bir kilometre taşı belki de. Tarihi bize yeniden düşündürmeleri ve adeta yeniden tanımlamaları karşısında biz de bunu kanıksadık. Hep anlatılan bir hikâye vardır ya; Adnan Menderes’i yargılayacak hâkim çok gergindir. Nihayetinde yaptığı şeyin meşru bir başbakanı yargılamak olduğunun farkındadır. Ne zaman ki Menderes’i sanık sandalyesinde munis ve kabullenmiş bir çehreyle görür, işler orada değişir ve sonucu da biliyoruz. Biraz Batı karşısındaki acziyetimizi de buna bağlıyorum. Onların tanımını yaptığı her şeye çok uzun zamandır inanıyoruz. Soykırım ve sömürü üzerine kurdukları bir düzende insan haklarını bize öğretmeye çalışmalarını gayet tabi karşılıyoruz. Üstünlüğü tam da burada kesbediyorlar. Mesela İsrail’in bütün bu mezalimine karşı sesini yükseltenlere antisemitist damgası vurmaları bunun en tiksindirici örneklerinden biri. Gel gör ki bu da o tanım gücünden geliyor. Bu tanım gücünü onlara veren de maalesef biziz. Selçuklu ve Osmanlı, dünya tarihinde Romalılarla birlikte devlet yönetiminde en fazla usul geliştiren yapılardan bazıları. Ama gel gör ki bunu söyleyince bile kendi içimizden itirazlar yükseliyor. Rahmetli İlber Ortaylı’nın Fatih hayranlığı malumdu. Sağ olsun, en azından Fatih Sultan Mehmet’in nasıl bir deha olduğunu fani ömründe anlatmak gibi bir hizmeti oldu. Daha niceleri sayılabilir ama dedim ya; yenilgiyi kabul etmek, yenilmekten kırk kat daha esef verici. Bir kez kabul ettin mi, kazanmak artık ufukta görünmez oluyor.

Bugün Batı’dan ithal etmeye çalıştığımız topluma, devlete ve ekonomiye dair bütün reçeteleri acaba biraz zahmet edip kendi geçmişimizde arasak; tarihimize daha samimi ve daha derin bir bakışla yönelip orada bugüne merhem olabilecek şeyler bulmaya gayret etsek fena mı olur? Dışarıda aramaktan çok vakit kaybetmedik mi? Biliyorum, yazdıklarım yine sıkıcı bir “öze dönüş”, “köklerimize dönelim” çağrısı havası veriyor. Gel gör ki bunu lafzen ne kadar çok söylesek de özde, gerçek anlamda neredeyse hiç denemedik. Denediğimizi söyleyebilen var mı? Çünkü kendimize dönmemiz için önce kendimizi tanımamız lazım. Kendimizi tanımamız için irdelememiz, irdelememiz için sevmemiz, sevmemiz için de yeniden dönmemiz gerekir. İlk bakışta fasit bir daire gibi gözükebilir ama değil.

Kendimize dönmenin iftar çadırlarında Hacivat ile Karagöz oynatmaktan ibaret olmadığını anlayabilelim ki, muasır medeniyet seviyesine ulaşmanın da Batı normlarını koşulsuz kabul etmek olduğunu düşünenlere önerebileceğimiz başka bir yol olsun.

Belki de asıl soru hâlâ aynı yerde duruyordur: Nerede kaybettik? Kaybettik dediğimiz yerde.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

Şair. İlk kitabı Uzun Hava 2012'de yayımlandı. İkinci şiir kitabını yayına hazırlıyor.

Yorum yaz