Bazı mağlubiyetler skor tabelasında yaşanır, bazıları ise bir toplumun zihninde. Kimi zaman bir rakam, uzun uzun anlatılacak bir hikâyenin özeti olur. “62 şut” da böyledir. İlk bakışta futbol istatistiklerinden biri gibi görünür. Oysa biraz dikkatle bakıldığında çağımızın insanını, başarı anlayışını ve mücadele biçimini anlatan güçlü bir metafora dönüşür.
Türkiye, futbolun gündelik hayatın merkezinde yer aldığı ülkelerden biridir. Milyonlarca insanın ortak dili futboldur. Çocukların hayalleri, gençlerin sohbetleri, medyanın gündemi ve hatta siyasetin dili zaman zaman futbol etrafında şekillenir. Böylesine yoğun bir ilginin olduğu bir ülkede başarıların da aynı ölçüde büyük olması beklenir. Fakat yıllardır ortaya çıkan tablo bunun aksini göstermektedir. Konuşma ile üretim, ilgi ile başarı, beklenti ile sonuç arasında derin bir mesafe vardır.
Bu mesafeyi yalnızca teknik eksiklerle açıklamak mümkün değildir.
Çünkü futbol artık sadece sahada oynanmıyor. Modern çağın futbolcusu, antrenman sahasına çıkmadan önce sosyal medya ekranlarına çıkıyor. Takipçi sayıları, reklam anlaşmaları, imaj çalışmaları ve görünürlük, kimi zaman oyunun kendisinin önüne geçiyor. Eskiden başarı görünürlük getirirken bugün görünürlük başarı hissi üretebiliyor. İnsan henüz büyük bir iş başarmadan büyük bir isim olduğu duygusuna kapılabiliyor.
Modern insanın temel krizlerinden biri de burada ortaya çıkıyor. Emek ile takdir arasındaki doğal ilişki tersine dönüyor. Görünmek, olmakla karıştırılıyor. Başarı, uzun bir mücadelenin sonucu olmaktan çıkıp iyi bir sunumun neticesi hâline geliyor. Futbol sahasında gördüğümüz birçok sorun aslında çağımızın insan tipinde ortaya çıkan dönüşümün bir yansımasıdır.
Fransız düşünür Guy Debord, modern dünyanın giderek bir “gösteri toplumu” hâline geldiğini söyler. İnsanlar hakikatin kendisinden çok onun görüntüsüyle ilgilenmektedir. Spor da bundan bağımsız değildir. Formanın ağırlığı yerini markaların ağırlığına, mücadele ruhu ise görünürlük arzusuna bırakmaya başladığında sahadaki sonuçların değişmesi kaçınılmazdır.
Oysa spor tarihine yön veren isimlerin ortak özelliği yeteneklerinden önce adanmışlıklarıdır. Büyük başarılar çoğu zaman görünmeyen fedakârlıkların sonucudur. Erken saatlerde başlayan antrenmanlar, tekrar edilen hareketler, vazgeçilmeyen disiplin ve sürekli kendini aşma arzusu… Bunlar sosyal medyada kolayca paylaşılabilen görüntüler değil, insanın karakterinde inşa edilen değerlerdir.
Bugün eksikliğini hissettiğimiz şey belki de tam olarak budur: Adanmışlık.
Bir zamanlar çocuklar mahalle aralarında saatlerce top oynayarak büyürdü. Kazanmanın ve kaybetmenin anlamını sokakta öğrenirlerdi. Bugünün çocukları ise çoğu zaman oyundan çok oyunun görüntüsüyle karşılaşıyor. Mücadelenin yerini temsil, emeğin yerini vitrin almaya başladığında sporun ruhu da değişiyor.
Ancak mesele yalnızca futbol değildir.
Belki de asıl soru şudur: Neden bütün bir ülkenin spor hayali tek bir branşa sıkışmış durumdadır?
Son yıllarda Türkiye’nin uluslararası başarılarına bakıldığında farklı bir tablo görülmektedir. Okçulukta dünya şampiyonları çıkarmış, voleybolda dünyanın en güçlü ülkeleri arasına girmiş, güreşte tarihsel birikimini sürdürmüş, tekvando ve atletizmde önemli başarılar elde etmiş bir ülkeden söz ediyoruz. Buna rağmen kamuoyu ilgisinin büyük bölümü tek bir spor dalına yöneliyor. Başarı üreten alanlar görünmez kalırken başarısızlık üreten alan bütün dikkati üzerine çekiyor.

Bu durum yalnızca spor politikalarının değil, kültürel tercihlerimizin de bir sonucudur. Çünkü toplumlar neyi konuşuyorsa bir süre sonra ona dönüşürler. Sürekli aynı mesele etrafında dönüp duran bir zihin yeni ufuklar geliştiremez.
Belki de 62 şutun bize anlattığı şey budur.
Daha fazla konuşmanın, daha fazla görünmenin ve daha fazla gürültü üretmenin başarı getirmediğini gösteren bir rakamdır bu. Hedefe ulaşmak için yalnızca yetenek değil; karakter, disiplin, sabır ve adanmışlık gerekir. Hem sporun hem de hayatın değişmeyen kuralı budur.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla şut çekmek değil; neden sürekli aynı noktada kaldığımızı sormaktır. Çünkü bazen mesele kaleyi bulamamak değildir. Bazen mesele, mücadeleyi bir gösteriye dönüştürmüş olmamızdır.
