Hamid Dabaşi’nin yaptığı nehir söyleşiden öğreniyoruz ki Muhsin Mahmelbaf’ın hayatının ilk otuz yılında derin izler bırakan üç kişi var: Anneanne, teyze ve üvey baba. Mahmelbaf kendisini dinle tanıştıranın anneannesi, kendisine okuma yazma öğretenin teyzesi, siyasal bilinç kazandıranın ise babası olduğunu söylüyor.

Söyleşide bu üç kişi üzerinden kendi geçmişinde iz sürüyor Mahmelbaf. Üvey babası tam anlamıyla bir Humeyni taraftarıdır (Devrim esnasında siyasallaşmasını sağlayan üvey babasının devrimden bir yıl sonra “Bu insanları onaylamıyorum” dediğini de ekliyor). Siyasal ve ideolojik tavrının kökeninde üvey babasını görürken dini temayülünü anneannesi üzerinden değerlendiriyor. Teyzesinin etkisi büyük ölçüde sanatsal niteliktedir. Üvey babası ve anneannesinin etkilerinin bileşiminin yani siyasal ve dini kaygılarının kendisini hapse götürdüğünü fakat kalıcı olanın teyzesinin etkisi olduğunu ifade ediyor.

Devrim öncesinde, 15-16 yaşlarındayken bir polis memuruna saldırı düzenleyerek 4 yıl hapis cezası alan bir isim Mahmelbaf. Söyleşide detaylarıyla süreci anlatıyor. Aynı dönem içerisinde ilginç bir Şeriati bahsi var. Şeriati’nin tanınır olmaya başladığı, Mahmelbaf’ın silahlı direniş hakkında “daha ciddi” şeyler düşünmeye başladığı bir dönemde, Mahmelbaf’ın deyişiyle “Şii davasının temelini çürüten Şeriati adındaki bu adam ortaya çıkınca, onu bulup öldürmek farz olmuş”. Arkadaşlarından biriyle Şeriati’yi ders verdiği bölgede öldürmenin mümkün olup olmadığını keşfe gitmişler. “İmam Ali’ye saldırdığı söylenen adam”ı görmek için Hosseini Erşad’a gider ve konuşmasına katılır. Şeriati’yi dört saat boyunca dinler. Mahmelbaf Şeriati’nin üzerindeki tesirini “Dört saat boyunca konuştu ve ben, mahalledeki camiye bir daha geri dönmedim. Şeriati’nin zahidi oldum” sözleriyle anlatıyor. Ertesi gün Şeriati’nin kitaplarını dağıtmaya başlar ve camiye, kütüphaneye girmesi yasaklanır. Çevresi tarafından dışlanmaya başlar.

Beni etkileyen buradaki karşılaşmanın mahiyeti değil. Yani Şeriati’nin söyledikleri ve Mahmelbaf’ın onda gördükleri nedir, ne değildir, tamamıyla ayrı bir konu. “Şeriati’yi öldürmek” düşüncesi yeni bir hayata nasıl yol verebildi?

*

Geçmişe nazaran çok daha sofistike biçimlerde işlerlik kazanan liberalizasyon süreçlerini kulağın her sese açık ve müsait hale getirilmesini sağlama ideolojisi olarak da okuyabiliriz. (Fanon’un Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi başlığıyla Türkçeye çevrilen kitabındaki, Cezayir’in Sesi radyosunun savaş döneminde yayına başlaması ve buna bölge halkının hangi gerekçelerle nasıl bir tepki verdiğine ilişkin bahsi hatırlayalım. Mahmelbaf’ın söyleşide sözünü ettiği gramofon bahsi de bu anlamda oldukça dikkat çekici. Camiye çocukluk yıllarında kasetçalar yerine bir keresinde gramofon getirdikleri için “kıyametin koptuğu”ndan bahsediyor.) Bu düşünceden hareketle, dinlemek uzlaşmanın, dinlememek ise öldürmenin yeni biçimi olarak görünürlük kazanabiliyor. Rousseau’nun güce boyun eğmenin irade değil zorunluluk olduğunu söylemesi gibi, dayatılanı dinlemenin bir tercih yahut meziyet olduğunu düşünmek için insana yaraşır bir açıklama bulamıyorum.

Ama irade ortaya koyarak “bir insanı dinlemek” diyorum, ne büyük ihsandır! Söz dinlemenin bir hiyerarşi içerisinde algılandığı, bir söze uymanın kendi başına itaat ve yenilgi olarak kabul gördüğü bir zamanda “söz dinleme”nin, doğru olanı arama dikkatiyle “kulak kesilme”nin nasıl bir haslet olduğu üzerinde özellikle durup düşünmenin anlamından bahsediyorum.


Not: Ne ilginç. Bu yazıyı tamamıyla unutmuşum. Hasbelkader karşıma çıktı ve kendi yazımı, ilk defa okuyormuşum gibi bir hisle ve yer yer şaşırarak okudum. Mahmelbaf’ın “İmam Ali’ye saldırdığı söylenen adam”ı yani Şeriati’yi öldürmek için niyetlenmesi ve konuştuğu yere keşfe gitmesi… Kendi başına filmi çekilesi bir olay. Kiyarüstemi hayatta olsaydı da -bu sefer öne kendi oturup- Mahmelbaf’ı motosikletinin arkasına alıp bir de bu hadiseyi “yakın plan”a alsaydı diye iç geçirdim. Neyse.

2019’da yazıyı yukarıdaki haliyle noktalamışım. Sözü, güce tabi olmayan bir irade ile dinleyebilmenin imkanına getirip bırakmışım. Bugün tam da o noktadan devamla şu cümleleri ifade etmekte fayda görüyorum: İsrail-ABD saldırılarına paralel bir yükseliş gösteren İran eleştirilerini masum bulmuyorum. “Âlî millî menfaatler”le perdelenen söylemleri belâhatle çoğaltan isimlerin, işlerine gelmeyen her türlü yorumu “İrancılık”la yaftalamalarında ise artık apaçık bir namussuzluk görüyorum. Onların yorumlarına itibar etmemeyi seçiyorum. Benzer şekilde, Şeriati’yi öldürmek için de doğru zaman İsrail-ABD saldırılarının -görünür tarafıyla da olsa- İran’ı hedef aldığı günler olmasa gerek. Kaldı ki bugün birilerinin Amerika’yı yeniden keşfetme heyecanıyla gündeme getirdiği ifşaat konuları ortalama Ali Şeriti okurunun hep malumu olageldi. Şeriati “vasat ümmet”çe hayranlıkla değil, belirli bir mesafeden okundu. Bugün Şeriati’nin mezarı başında nümayiş çıkaranlar aslında onu öldürmüyorlar. Yaptıkları ehli sünnet müdafaası hiç değil, olsa olsa nebbaşlık. Demem o ki, sosyal medya, insanın seçme iradesini dumura uğratan bir mecra. Bugün, insanın irade ortaya koyarak dinleyeceğini seçmesi, bir tür cihada dönüşmüş durumda.


İsrail-ABD saldırılarının ardından konuya ilişkin kaleme aldığım iki yazı için bkz.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

Yorum yaz