“Konuşmak veya anlatmak neden gereklidir?” sorusunun cevabı hakkında kaba bir tahmin yürütmeyi, insanlık tarihinin muhteviyatı ile özdeş tutmak kulağı pek de tırmalamaz. Sorunun önemine gelince aslında henüz yazının ikinci cümlesinden bariz bir şekilde göz ardı etmek aşikâr gözükür. Zira insanlık tarihinin en kapsamlı felaketlerinden bir tanesi ile karşı karşıya kalınan bu dünyada sanki insanoğlu “bir felaket olsa da konuşmaya fırsat bulsak” dercesine kendisine konuşma mecrası arar durumdadır. Dolayısıyla ilk cümledeki bağlama odaklanan bu yazı insanoğlu ile benzeri kaygıları taşıyan fakat elinden geldiğince yanlış yere odaklanıldığı izah eden yazarın değerlendirmelerini içerecek.

Tartışma bir kaygı motivasyonu ile hareket ettiğine göre bağlamdaki çelişkinin okuru rahatsız etmeyeceğini ummak yazarın belki de tutunacağı tek dal olabilir. Çünkü bir yandan söze, söz gelimi “insanlık tarihi” diye başlarken bir yandan da son derece popüler safsatalara peşkeş çekilmiş konuları gündeme almak aklı başında herkes için perhiz ve lahana turşusu karşılaştırmasını hatırlatır. Fakat dikkatten kaçan husus aslında insanlık tarihi kadar her bir insana yakın olan bu bağlamın apaçıklığını vurgular niteliktedir. Evet, doğrudur, insanlık tarihi her bir insan için apaçıktır, çünkü insanlık tarihinin konusu insandır ve buna göre her bir insan bizzat konusu olan şeye yabancı kalamaz. Beri yandan bakıldığında ise insanlık tarihinin bu denli kritik bir noktasında duran insanoğlu, yazar tarafından hayretlere düşürecek nitelikte gereksiz, önemsiz durumlarla uğraşmaktan esas bağlamı bir türlü yakalayamaz. Dolayısıyla esas bağlam şu şekilde özetlenebilir: Nasıl olur da binlerce yıllık bilinen tarihin içerisinde tekil bir olayla karşılaşan biz insanlar, yukarıda belirtildiği gibi, sanki bu olayı bekliyormuşçasına; kalabalık şehirlerdeki özgürlük alanlarının giderek elle ölçülebilir alanlara kadar düşmesinden kaynaklı olan stres ve bunalımlara katlanmasına rağmen kendisini bir yerlere hapsetmeyi bu denli gönülden kabullenebilmiştir?

Henüz çok yakın bir geçmişe değin kalabalık şehirlerin boğuculuğundan dem vuran insanoğlu bugün yaşadığı hapis hayatının intikamını iki şekilde almaktadır: ilki ve aslında ikincisini kapsayan bu yolda her bir insanın anlatma kapasitesi tamamıyla yeni medya organlarına peşkeş çekilmiştir. İfade yanlış anlaşılmamalı, çünkü edilgenlik burada dışsal bir aktörün bizzat müdahalesini değil fakat sanki bir görünmez elin söz konusu kurguyu üstlendiğini gösterir. İkinci yol ise bu sıkışmışlık içerisinde kalan insanoğlu kendisini kırsala, yani söz konusu tehdidin henüz ulaşmadığı alanlara atmasıdır. İlk yolun bu ikinci yolu kapsadığı ifade edilmişti: buna göre aslında ikinci yolu tercih edenler dahi kendisinden kaçtıkları o koca canavarın son ve en etkili icadını, yine dış dünyaya açılan bir pencere olarak kullanmaktadır: yeni medya. Soru şu şekilde formüle edilebilir: madem birey kalabalık, bunaltıcı, kasvetli ve esas stres kaynağı olan şehirden kaçarken niçin aynı şehrin kurucusu olanın, yukarıda belirtildiği gibi, en güçlü kozuna kendisini teslim eder? Eğer mesele bu modern problemden kaçmak ise yeni medya da bu problemin en yetkin organı değil midir? Bu ikinci soruyu yazar varsayımsal olarak tartışmasız kabul eder ve şayet okur bu varsayımın doğruluk değeri hakkında şüphe taşıyorsa kuvvetle muhtemel kendisine bu yazıdan bir şey bulamayacaktır.

Fakat esas konu itibariyle bir önceki paragrafta dile getirilen bu iki yol bir araya getirilerek değerlendirildiğinde, yazının ilk sorusunun cevabına doğru giden karanlık ve puslu yolda bir ateş böceğinin işareti göze çarpar. Bu denli aşikâr olan bir durum insanlık tarihindeki olgusallıktan ayrı düşünülemez. Madem ki bu tarihin konusu insandır, insanın bu denli yaptığı aşikâr bir tavır da tam olarak insanlık tarihinin asli konusudur. Görülebileceği gibi tekrara düşmekten kaynaklı olarak tartışmayı bu bağlamda yürütmek hem imkânsız hem de sonuca ulaştırması bakımından yetersizdir. Dolayısıyla söz konusu olgusallık içerisinde insanoğlu anlatmayı veya konuşmayı kendisine neden görev bilmiştir? Yazarın aklına gelen ilk aşamada insanoğlunun sınırsız refah ve konfor arayışı incelenmelidir. Sonuç itibari ile modern toplum refah toplumudur ve cari ekonomik teamüller müreffeh bir yaşamın insanoğlunun ereksel varoluşu olduğunu belirtir.

Buna güncel bir örnek için şu habere[1] bakmaya değer: birden ona kadar numaralandırılan bir yelpazede en riskli etkinlik olarak bara gitmek veya kalabalık dini ibadete katılmak gösterilirken en az riskli olanlardan bir tanesinde dışarıdan yemek siparişi vermek veya kamp yapmak var. Bu içerik üzerine biraz düşünüldüğüne yeni medyanın kadim sıfatı ‘sosyal’lik kavramı tartışmalardan payını alır. Elbette bu bağlamda sosyal medya eleştirisi, bizzat sosyal medyanın kendisi kadar eskidir, fakat gözden kaçırılmaması gereken nokta insanoğlunun ilk kez bu düzeyde bir felaketle karşılaşmasına rağmen tam da sosyal medyanın teamüllerine uygun bir biçimde söz konusu felakete ayak uydurmasıdır. Madde madde yeni etkinlikler sıralanacak olunursa, birey ister seküler ister dindar olsun kalabalık ortamlarda bir araya gelinmemelidir. Bilhassa sebze ve meyvelerin temin noktası olarak pazarların hali ortadayken bireyin evine erzak almasına bile gerek yoktur çünkü dışarıdan yemek sipariş etmek aslında sağlıksız olmasına rağmen az riskli beslenme yollarından bir tanesidir. Tasını tarağını toplayıp bir dağ başına, bir köye yerleşip çiftçilikle uğraşsan bile aslında yine şehirde olanla, medyada olanla irtibatın sürmelidir. Hemen bir yeni medya kanalı açılır ve rutin videolar ile insanın kendisini anlatma ihtiyacı giderilir. Son bir örnek olarak artık ev oturmalarının, misafir ağırlamanın ve hizmet etmenin anlamı da kalmamıştır, çünkü türlü restoranlar ve açık büfe kahvaltı salonları sınırsız hizmet vermektedir.

Şimdi okurdan küçük bir ricada bulunmak gerekiyor. Verilen örnekleri sondan geriye doğru tekrar birlikte değerlendirelim. Aslında sonuncu örnek bahsi geçen hadisenin neticesinde olmuş bir şey değil, uzun bir süredir özellikle çocuklu yani olgun ailelerin tercihlerinden bir tanesi. Zaten dikkat edilecek olunduğunda evvel aşamada evin misafir kapasitesi ortadan kaldırılıp insanlar evin dışına taşınır. Bu sayede evin önemli bir unsuru olan misafir ağırlayabilme kapasitesi ortadan kaldırılır. Kısaca düşünüldüğüne insanlar aynı şartlarda eski düzen devam etseydi, söz konusu güncel hadise bu denli sosyal olana zarar vermeyecekti, çünkü önemli olan ciddi kalabalık topluluklarının bir araya gelmesiyle oluşan tehditti. Oysa zaten kapı komşunuzda veya üst sokağınızda oturan ahbabınızda vuku bulan bir risk sizi de çok geçmeden etkileyecekti. Fakat önce insanoğlu evinden uzaklaşır ve dışarıya alışırsa, ardından da dışarısı bıçakla kesilir gibi yasaklanırsa bu durumda dönecek bir ev bulamaz ya da bulduğu bir ev değil hapishane olur. Bir önceki örnekte ise aslında son yıllarda revaçta olan kırsala dönüş hareketi dikkate alınmıştır. Ehlinin malumu olduğu üzere bir bakıma yukarıda dile getirilen modernite eleştirisi olarak kırsala dönmek zaten kaçma yöntemlerinden bir tanesidir. Öte yandan yazarın kanaatine göre tüm yollar içerisindeki en masum olanıdır. Fakat nasıl olur da bu şehirden bunalan yine bu şehre, fakat bu sefer sosyal medya ile teşne olmaya çalışır? O zaten bu bunaltıdan kaçmaya çalışmamakta mıdır? Demek ki aslında söz konusu olan kalabalığın bizzat tehdidi değil sosyallik sıfatının kavramsal muhtevasındaki değişikliktir.

Şu son ifadelerle yazının ulaşmaya çalıştığı çıkarım özetlenmeye çalışılırsa, aslında insanoğlu yazarın da içerisinde bulunduğu asli bir felaketi yaşamakta fakat buna çare aramak, kendisini hesaba çekmek yerine bu yeni durumu hiçbir surette mukavemet göstermeden kabul etmektedir. Üstelik vermiş olduğu tavizler bir önceki paragrafta da özetlenmiştir. Dikkatle bakmak ve odak noktasını doğru belirlemek bu bağlamda son derece önem arz eder. Düşündürücü bir soru ile bitirmek gerekirse: hayatın kendisi bir bedel ödeme sahnesi olarak kabul edildiği takdirde, bir imkan olarak bu yeni sosyal medya ve bu yeni şartların servetlerine servet ekleyen aktörleri acaba hangi bedelleri ödetecektir?


[1] https://www.ntv.com.tr/saglik/corona-virus-pandemisi-surerken-hangi-sosyal-aktivite-ne-kadar-guvenli,SmRyJOVio0G5y0ahV9ULcw

Yazar Hakkında

İstanbul Üniversitesi Siyasal mezunu. Lisans eğitiminde üzerine yoğunlaştığı siyaset felsefesi okumalarını 29 Mayıs Üniversitesindeki Felsefe Yüksek Lisans programında sürdürüyor. Thomas Hobbes, Carl Schmitt, Politik Teoloji, Dil Felsefesi, Pedagoji, Çocuk İletişimi temel ilgi alanları. dünyabizim.com başta olmak üzere çeşitli blog sayfalarında yazıları yayımlandı. Evli ve bir çocuk babası.

Yorum yaz