İnsanın en gündelik ve en tecrübi olarak takip ettiği alan şüphesiz tarihin bizzat kendisidir. İnsan doğduğu andan son nefesini verdiği ana kadar hafızası kendisine yoldaşlık ettiği müddetçe tarihte olup bitenler hakkında sürekli olarak zorunlu bir kıyaslamanın peşinden gitmeye çalışır. Bu yazının konusu bu temel iki önermenin hakkıyla açımlanmasını sunmayı hedeflemez. Fakat tecrübe edilmeye matuf bir tarih imkanının trajik bir örnekliğini yaşamak bakımından insanın ilerlemenin bir öznesi mi yoksa gerçekten zerre kadar ders alamaya muktedir olmayan ve ahmaklığını bir türlü üstünden atamamış bir varlık mı olduğunu sorgulamaya çalışır.

Elbette cümledeki vurgunun büyük bir ipucu verdiği düşünülebilir. Öte yandan verilen bu ipucunu biraz olsun unutmak ve tam olarak konuya geri dönmek için tarihte kısa bir gezintiye çıkalım. 17. yüzyılın ortaları bugün gerek akademide gerekse insan hayatının pek çok alanında sıkça başvuru kaynakları olarak ele alınan eserlerin ortaya çıktığı bir dönemdir. Yüz yıllık bir dönemin ortalarından bahsederek zaman dilimini kısıtlamamın nedeni dikkat çekmek istediğim isim olarak Thomas Hobbes’un tecrübesi ve onun siyasi sistemini üzerine yerleştirdiği temel varsayımlar dizgesidir.

Hobbes’un doğumu sırasında yaşadıkları aslında azımsanamayacak çoğunlukta insanın başına gelebilecek ve dolayısıyla pek de abartılamayacak bir olaydan ibarettir. Annesi Hobbes’u erken doğurmuş ve kimi Hobbes araştırmacıları onun yaşamış olduğu bir bebeklik travmasının tüm sistemine ön ayak olduğunu düşünmüştür. Elbette bu doğum olayı ile kendi düşünceleri arasında zorunlu bir bağıntı kuramayacak olsak da bu yazıda akademik bir kaygı gütmüyor olmamızın verdiği serbestliğe sığınabiliriz. Olayın aslı astarını önemli bir Hobbes şarihi olan Aloysius Patrick Martinich’in Türkçeye çevrilen tek kitabından takip etmek mümkün. Bu çok kapsamlı ve geniş biyografinin ilk satırları Hobbes’un annesinin doğumu hakkında aktarılan fakat Martinich’e göre onun düşüncesini temelden oluşturan doğum hadisesini konu edinir.

Hobbes’un annesi gebelik sürecindeyken din savaşları son derece kızışmış, savaşın sonuçları henüz öngörülemeden İspanyol armadası İngiltere’nin sonunu getirmek için yola çıkmış. Aradaki detaylar bir kenara hikayenin sonunda Hobbes’un annesi korkuyla erken doğum yapmış. Hobbes bu olayı trajik bir vakıa olarak kabul ederek annesinin aslında yalnızca kendisini değil, kendisiyle birlikte ikiz kardeşini yani korkuyu doğurduğunu belirtir. Martinich bu olayı son derece dikkatle inceler ve sadece psikolojik bir analiz olarak kabul etmez.

Hobbes’un bir eserinde karşımıza çıkan şu dizelerine bir göz atalım:

For a rumor was spreading through our villages
That the last day of our nation would come from the fleet
And my mother was then filled so much fear
That simultaneously gave birth to twins, both me and fear [1]

Hobbes’un hayatı boyunca yaşadığı bu iç savaş korkusunun onun entelektüel kariyerinde ne türden bir yere sahip olduğu şu anda bizi ilgilendirmiyor. Bununla birlikte olgunun kendisi yalnızca tarihte yaşanmış bir olaydan ibaret değil. Çünkü Hobbes’un eserlerinin pek çok yerinde insanın korkuya kapıldığı anda neler yapabileceği üstelik bu yaptıklarının ne türden meşru zeminlere sahip olduğu konusunda detaylıca malumat bulmak mümkün. Korku atmosferinin Hobbes tarafından doğal durum olarak betimlenmesi kıyısından köşesinden bile olsa üniversitede bir sosyal bilim okuyanın malumudur. Çağdaş dönemde Carl Shmitt tarafından çok daha kesin bir biçimde yapılan dost düşman ayrımı bir kenarda duruversin, Reinhart Koselleck’in yaklaşımı bu korku denen şeyin nasıl bir şey olduğunu çok net bir şekilde özetler. Buna göre Koselleck doğal düşmanın ortaya çıkışını insanın kendisini korku atmosferi içerisinde bulmasına bağlamaktadır.

Burada yapılan kısa betimleme insanlık tarihinde teoloji mevzu bahis edildiği her aşamada karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki ahd-i cedid ve ahd-i atik dahil olmak üzere kavimlerin helakları tümüyle kendilerini benzeri bir atmosfer içerisinde hissetmeleri neticesinde Tanrı’ya karşı girişmiş oldukları eylemlerden ibaret görülebilir. Elbette bu tartışmanın bir başka ayağı da kimilerini psikanalizin başlı başına Yahudi psikolojik tarih anlatısı olduğunu sevk ettirmektedir.

Tüm bu tartışmaları bir kenara bırakıp yazının başındaki tarih ve tecrübe bağlamına dönelim. Bu yazıyı kaleme almamda söz konusu tecrübenin bana neler söylediğini çözümleme girişimi söz konusu olmaktadır. Olayın geçtiği yer bir kütüphanedir ve olayın ana faillerinden biri olarak ben her yıl olduğu gibi yine bahar döneminde alerjik reaksiyonları kabarmış halde masanın üzerindeki peçetelerin birini bırakıp diğerini alıyorum. Elbette söz konusu sıvılar burundan çıkartılmaya başlandığında ve rahat nefes alınmaya gayret gösterilirken çeşitli desibel rekor denemeleri son derece sessiz kütüphane ortamında diğer okuyucuları rahatsız etmiş olacak ki önümdeki masadan bir okuyucu kalktı yanıma geldi. O “pardon” demeye kalmadan ben, “kusura bakmayın sesten rahatsız mı oldunuz?” dedim. “Yok sesten değil de, malum virüs olayı var, bir durumunuz varsa görünseniz” dedi. Ben de safiyane kendisini telkin ettim, alerjimin olduğunu ve korkmaması gerektiğini söyledim. Bir şey demeden yerine geçti.

Bu olayın olmasından bir gün önce dünya genelinde en üst seviyede takibi yapılan ölümcül korona virüsünün Türkiye’deki ilk vakıası duyurulmuştu. Dolayısıyla artık bizler de Amerikan toplumu gibi marketlere hücum edebilir, önümüze geleni yağmalayabilir, bir kütüphane araştırmacısının -ki bu insanın daha bilinçli olması gerekirken- virüsün belirtisi olmayan bir üst solunum yolu akıntısının virüs belirtisi olabileceğine kendimizi inandırabiliriz. Abartmış olmayalım belki bu ülkede market yağmalama hadiseleri çok yaygın şeyler değil. Öte yandan söz konusu okur yazar insanların her gün yapılan açıklamaları takip ediyor olmalarına rağmen böyle bir davranışta bulunması ne anlama gelir? Elbette benim cevabım almış olduğum tepkinin ampirik bir analizini yapma girişiminde bulunmuyor.

Sizlere politik korku sahnesine hoş geldiniz demek istiyorum. Akademik bir yazı kaygısı gütmediğim için buradaki tüm bağlantılarımı ispatlama gereği duymayacağım. Fakat bir çıkarım olarak şunları söylemek isterim: insanlık tarihi hiçbir yerden hiçbir yere ilerlemez. Çünkü aslında ne kadar tarihin konusu değişimin kendisi olsa da aslında insanın hayatında değişen bir şey yoktur, sadece olan şey isimler, yerler, zamanlardan ibarettir. Yıllar geçer, olayların adları değişir fakat bizler korkuya kapıldığımızda kendimizi her zamankinden daha fazla muktedir görürüz. Hobbes’un da kendi tecrübesini meşrulaştırma aracı olarak kullanarak hukuk öznesinin kökenini doğal duruma bağlamasındaki düşüncesinin basit bir korku atmosferi olması gibi. Çünkü ona göre eğer insan korkarsa iktidarını kullanması meşru olmaya başlayacaktır. İnsan bir kere korkmuştur ve o ana kadar iktidar hakkında düşünme gereği duymayan insan yaşamış olduğu bu tecrübi halin anksiyeteye varmasıyla kendisini politik sahnede bulur. Artık buyruk verir, kural koyar, sınır çizer. Kısaca iktidar eylemeye başlar. Belki de iktidarın ne olduğunu konuşmak gerekir kim bilir?


[1] Köylerimize yayılan bir söylentiye göre
Donanmanın getirdiği ulusumuzun son günü
Ve annem o kadar çok korkuya kapıldı ki
O anda ikiz doğurdu, hem beni hem de korkuyu
(Çeviri tarafımıza aittir.)

İlgilisine Okuma Önerileri

Koselleck, Reinhart. 2012. Kritik ve Kriz: Burjuva Dünyanın Patolojik Gelişimi Üzerine Bir Katkı. 1. bs İstanbul: Otonom Yayıncılık.

Martinich, A. P. 2013. Hobbes. 1. bs İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Martinich, A. P. 1992. The Two Gods of Leviathan: Thomas Hobbes on Religion and Politics. 1. bs UK: Cambridge University Press.

Schmitt, Carl. 2014. Siyasal Kavramı. 3. bs İstanbul: Metis Yayınları.

Hobbes, Thomas. 2014. Leviathan. 13. bs İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Rose, Matthew. 2013. “Hobbes as Political Theologian”. Political Theology 14(1).

Yazar Hakkında

İstanbul Üniversitesi Siyasal mezunu. Lisans eğitiminde üzerine yoğunlaştığı siyaset felsefesi okumalarını 29 Mayıs Üniversitesindeki Felsefe Yüksek Lisans programında sürdürüyor. Thomas Hobbes, Carl Schmitt, Politik Teoloji, Dil Felsefesi, Pedagoji, Çocuk İletişimi temel ilgi alanları. dünyabizim.com başta olmak üzere çeşitli blog sayfalarında yazıları yayımlandı. Evli ve bir çocuk babası.

Yorum yaz