Editörlerin sık işittiği cümlelerin başında gelir: “Ne güzel, sevdiğin işi yapıyorsun.” Bu cümle haksız sayılmayacak şekilde gerekçelendirilebilir çünkü editörlerin önemli bir bölümü gerçekten birikim sahibi, alanında dikkate değer işler yapmış veya yapması muhtemel, hiç değilse “nitelikli okur” denilebilecek kişilerden oluşur. Sona yazdığıma ve “hiç değilse” vurgusu ile dile getirdiğime bakmayın, farklı disiplinlerde niteliksiz girişimlerin vasatı teşkil ettiği ve rağbet gördüğü bir sektörde çeşitli alanlarda derinleşmiş, okuma dikkatine sahip, yerini bilen “nitelikli okurlar” fevkalade önem arz eder. Hatta bu önem onu yukarıda yaptığım sıralamanın başına bile getirebilir. Neden? Çünkü “nitelikli okur” olarak editörün, yapacağı bir teklifle, kanonik bir müdahale gerçekleştirmesi imkân dahilindedir. Bahsi diğer. Konuya dönecek olursam, halin böyle olması okumayı editörün sevdiği iş haline getirir mi?

Yukarıdaki soru, iş akitlerinin yapısını düşünmeyi gerektirir. İşveren, belirli bir işin yerine getirilmesi amacıyla birilerini istihdam eder. Bir kere bu istihdamın kendisi işveren açısından başlıbaşına külfettir. Genel işveren tavrı, bir işe mümkün mertebede, kurum içerisinde çözümler üretmek yönündedir. Bir iş, işi olsun veya olmasın, kurum bünyesindeki bir başka çalışana, ek bir maliyet çıkarmaksızın yaptırılabiliyorsa, istihdam gereksiz kabul edilir. Editör istihdamı da bu noktada, “gereksiz görülenler” listesinin –biraz abartmaya hakkım var– başında gelenler arasındadır. Bunun sebebi de açıktır: İster bir yayınevi olsun ister bir think tank ister vakıf veya dernek, kurumların bünyesinde çalışan hemen herkes okuma yazma bilir ve bir metni okuyabilir. Dolayısıyla bir metnin edisyonu için özel bir kadro açmak, ilgili kurumlar tarafından ya külfet ya da büyük bir fedakârlık olarak değerlendirilir. Asgari ücret veya ondan hallice bir maaş verseler dahi durum böyledir. Demem o ki editörler, işe başlarken dahi “ihtiyaç fazlası”dır.

İşveren-işçi ilişkisinin diğer bir boyutu da, işin kendi taleplerini size dayatmasıdır. Siz işin başında, o işin gerektirdiğine inandığınız ve işe nitelik katacağını düşündüğünüz fikirlerinizle beklerken, kendinizi yetiştirilmesi gereken ve ardı arkası kesilmeyen metinlerin karşısında bulursunuz. Çoğunlukla seçme imkânınız da yoktur. Önünüze geleni okursunuz. Düşünce dikkati içermeyen, Türkçeyle sahih bir bağ kurmamış, yetiştirilmesi ve yapılması gereken ödevler mahiyetindeki metinlerin yırtığının söküğünün karşısında omuzlarınız çökük, gözleriniz fersiz kalakalırsınız. Önce birini, sonra diğerini okursunuz. Daha sonra bir diğerini. Günler birbirini takip eder ve mesainiz sayfalar dolusu metni birbiri ardına devirmekle geçer. Bir yerden sonra metnin tashihi için verilen bu emeğin kendisi metni tahrif etmeye başlar. Var olan bir anlatım bozukluğunu toparlama çabası içinde debelenirken, bir diğerine neden olursunuz, bir yanlışı düzeltirken diğerine… Sonraki okumada onu fark edip düzeltirken cümleler arasındaki bağlantıya zarar verecek dokunuşlar ortaya çıkmaya başlar ve bu döngü devam eder. Dahası tüm bu uğraş, sizin kendi okumalarınızın niteliğine de halel getirir.

Editörün içinde bulunduğu –ve çoğunlukla kısır olan– döngü, dışarıdan bakanlara “sevdiği işi yapmak” olarak görünür. Editör, değil mi ki sosyal hayat içerisinde evvelden beri okumayı yazmayı sevmekle meşhurdur ve değil mi ki severek yaptığı işten bir de para kazanıyordur, daha ne. Fakat bu bakış beraberinde bir “iş dikkati” getirmez. Yani editöre “sevdiği işi yapan” kişi nazarıyla yönelen bakış, bir talebi söz konusu olduğunda, o işin gerektirdiği ücrete kayıtsız kalır. Nasıl mı? Mesela hiç alanınız ve ilginiz olmayan bir alanda yapılmış bir çalışmayı, sanki size bir ayrıcalık tanınıyormuş edasıyla okuyuvermeniz istenir. Çok vakit alacak bir şey olmadığına yönelik vurgular da bu isteğe eşlik eder. Eser bazında gelen editörlük teklifleri de bu tavırdan çok uzak değildir. Sayfa başına teklif edilen rakamları duyduğunuzda harcayacağınız emeği ve sonunda karşılaşmanız muhtemel tepkileri düşündüğünüzde, eğer o paraya büsbütün muhtaç halde değilseniz, o işe hiç soyunmamayı tercih etmek bir yerden sonra daha makul hale gelmeye başlar. Çünkü editör, en özendiği işin ardından dahi, bozuk mal kullanan ve işini yarım yamalak yapan tesisatçı muamelesi göreceğini bilir. Metnin nihai halinin elinden çıktığı kişi olarak, süreçteki tüm aktörlerin hamâkati günün sonunda editörün hesabına yazılır.

Başlıktaki soru çerçevesinde değinmek istediğim son bir husus ise, sevilen şeyle kurulan profesyonel ilişkinin o işin mahiyetinde meydana getirdiği dönüşümle ilgili. En sevdiğiniz ve aşkla yaptığınız işi dahi “iş gereği” yapmaya başlamanız o işle kurduğunuz bağı değiştirir. Bu durum hem daha farklı yetkinlikler gerektirir hem de beraberinde yabancılaşma, soğuma vb. sorunları ortaya çıkarır. Yemek yapmayı sevmek başka, aşçı olmak başka şeydir. Maç yapmayı sevmek ve halı sahada döktürmek başka, profesyonel bir sporcu olmak başka şeydir. Hane halkını ve arkadaşlarını gülmekten kırıp geçirmek başka, iki bin kişinin önüne çıkıp iki saatlik bir stand-up performansı ortaya koymak, bir komedyen olmak başka şeydir. Bahçe işleriyle uğraşmayı sevmek ve evvelden beri bahçeli bir evde büyümek başka, bahçıvan olmak başka şeydir. Evet, editörlerin sevdiği iş, hâlihazırda anlaşıldığı şekliyle, okumak değildir. Çünkü editör, angarya memuru değildir.

Okuma Önerisi

Hasan Hüseyin Çağıran, “Editörün İşi Ne?”, 8 Eylül 2021, HAZIRKITA, https://www.hazirkita.net/editorun-isi-ne/, (Erişim Tarihi: 15 Ekim 2023).

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

1 Yorum

  1. Pingback: Editörün İşi Ne

Yorum yaz