Aksa Tufanı’ndan bu yana kamuoyunu meşgul eden konuların ve bu konulardan hareketle yapılan haberlerin oransal dağılımının bir dökümü yapılsa İsrail’in bölgede ürettiği sistematik terörün ilk sıralarda kendine yer bulmasının imkânsız olduğunu düşünüyorum. İsrail terörü manşetlerde kendine yer buluyor, ana haber bültenlerinin öne çıkan başlıklarını oluşturuyor olsa da yorumların mahiyeti değişmiş ve bu değişiklik vasata kendi rengini dayatmış durumda. Evet, Türkiye’nin “ortak paydası” denilebilecek bir konu, biçim değiştirdi. Bu biçim yeni bir ıstılahı da beraberinde getirdi: İşgalciler “sivil” oldu. Filistinlilerin meşru müdafaası, bölgedeki bir hareketin keyfî “terör saldırısı”na tahvil edildi. Bunu açıkça söyleyemeyen kimileri de İsrail’in sistematik işgal ve terör politikalarını gündemin ana maddesi olmaktan çıkaracak konu ve iddiaları parlatma yoluna gitti: Toprak satışı, Arap ülkelerin neden dişe dokunur bir tepki göstermediği, Filisin meselesinin Türkiye’nin gündeminin neresine düştüğü/düşmesi gerektiği gibi…

Bu konuların başında “Filistinlilerin topraklarını sattığı” iddiası geliyor. Konu varlığı ve gündeme getirilişi itibariyle kirli. Müslümanların Kudüs ve Mescid-i Aksa ile bağının mahiyetini hiç anlayamamış –veya kuvvetle muhtemel, çok iyi anlamış– bir zihin yapısının İsrail lehine gündem haline getirdiği bir konu. İlginçtir, sadece İsrail lehine de değil. Bu konu, “Arapların ihaneti”, “Arapların ‘bizi’ sırtımızdan vurması”, “Arapların topraklarını satması” gibi farklı versiyonlarıyla Türkiye’de resmi tarih mümessillerinin ya açıktan ya da metin altından evvelden beri telkin ettiği bir konudur. İnkılap Tarihi derslerinde içinde “İslâm” ya da “Kürt” geçen hemen hemen tüm cemiyetlerin zararlı cemiyetler olarak anlatılması gibi, Araplara ilişkin her türlü referans da olumsuz olmuştur. Olumsuz görünmeyen noktalarda ise olumlu bir intiba bırakmasının önüne geçecek tedbirler alınmıştır. Sünnî Türk “makbul Cumhuriyet vatandaşlığı” için öncelikli hedef olarak teşrih masasına yatırılmış ve –marşta söylendiği haliyle– bir kuşaktan diğerine yeniden “yaratılmaya” çalışılmıştır. Sünnî Türk’ün deislâmizasyonunda –devrimler ve ilgili dönemdeki kültür politikaları bahsi diğer– harici öteki olarak belirlenen Araplara karşıtlık, en temelde İslâm karşıtlığının bir unsuru ve hatta perdeleyicisi olarak işlev görmüştür. İslâm’ın siyasal, kültürel, toplumsal tüm îmâlarını değerden düşürmeye yönelik politikalar siyasi tarih yazıcılığında İslâm öncesini öne çıkaran ve mozaik anlatılarıyla güçlendirilen bir Osmanlı karşıtlığı, edebiyatta dil politikalarıyla güçlendirilmiş bir eş’ârı kadim karşıtlığı –daha da çoğaltılabilir– gibi görünümler kazanmıştır. “Karşı”da konumlandırılanın İslâm’ı temsil gücü ve kapasitesinin ne olduğu bahsi diğer. Bahsi diğer çünkü İslâm’ı temsil kudreti yüksek olan kişi ve kurumların doğrudan hedef tahtasına oturtulduğunu da ayne’l-yakīn biliyoruz. Yani önemli olan bu karşıtlığı güdüleyenin temelinde yatan karın ağrısı. Yani demem o ki “Arap karşıtlığı”nı, özellikle son üç yıldır ayrıca bir iç mesele olarak köpürtülen karşıtlığı, güdüleyen de esasında ne yanlış göç politikaları ne ülkemizdeki Arapların ortaya çıkardığı karmaşa hali ne Arapların topraklarını satması ne ne de başka bir şey. Maalesef bu bahisteki sorunları konuşmanın zeminini Türkiye’de taammüden ortadan kaldıran bir el devrede. En açık haliyle, akış, temelsiz bir resmi tarih tezinin kendini doğrulaması yönünde seyrediyor.

Yani İsrail’in lehine yayılan propagandaların Türkiye’nin deislâmizasyonuna hizmet edenlerin tahayyülüyle kesişen tarafına dikkat çekmek istiyorum. Bir örnek vererek daha açık kılmak mümkün. İlber Ortaylı bir programda “Filistinli demek arazi satıp yaşayan insan demektir” gibi bir cümle kurdu.[1] Buraya kadar izah etmeye çalıştığım temel üzerinde anlaşılması gereken bir cümle. Amacım bir kişiyi hedef göstermek değil ki zaten bir “şahsiyet” söz konusu değil, temsil edilen, sözcülüğü yapılan kirli bir “değerler manzumesi”ni konuşuyorum. Ötesini söylememek için hüsnüzan ile yaklaşarak ifade etmem gerekirse, Ortaylı, 15 Temmuz sonrasından oluşan safkan milliyetçi-devletçi atmosferin Müslümanların lehine olmayan taraflarının mücessem hali olarak değerlendirilebilir. Kritik noktalarda sanatını icra edebilmek için “ortak payda”ya hitap etme yolunu seçen ve “yeni Türkiye’nin kanaat önderliği”ni üstlenen –veya bu çerçevede kendisine alan açılan– kadro sahiplerinden yalnızca biri. Onu “sağduyu”nun, “bu toprakların” ve “Türk düşüncesi”nin sesi makamında, herkese mümkün olan her yerde hitap ederken görüyoruz. Aslında gördüğümüz tüm bu vasıflarıyla, bir “müesses nizam” dilidir. Mesela Fatih Belediyesi’nin etkinliğinde konuşurken “yeni Türkiye’nin eski Türkiye’nin her şeyini telafi ettiği”ni[2] (ki oldukça manidar bir tespit), araçsallaştırılmış ve alıklaştırılmış bir kitlenin karşısında “Filistinlinin arazi satıp yaşayan insan demek” olduğunu söylemek sözünü ettiğim dilin tezahürleri arasında değerlendirilebilir. Görünürdeki söylenenle farklı muhatap kitleleri eğleyen fakat kritik eşik dokunuşlarıyla kamuoyu atmosferini ve çoğunlukla da meselenin esasını manipüle eden bir dilden bahsediyorum.  Hürriyet’de “Ayasofya’yı koruyalım” başlıklı yazısında da bu dil “Yoğun ziyaretçi vaziyeti ise kabul edilemez. Zira camiye çevrildikten sonra buraya gelen kişi sayısının yıllık üç milyon olduğu söyleniyor. Bu rakama turistler dahil değil”e[3] evriliyor. BBC’nin “’Does Hamas build tunnels under hospitals and schools?’”[4] haberinden sonra İsrail’in Gazze’de hastane ve okulları bombalamasına benzer şekilde, Ayasofya’ya zarar veren bir iki meczup haberinden sonra mezkûr dilin “Ayasofya’yı koruma hassasiyeti” devreye giriyor. İstatistikler, rakamlar veriliyor ve bu rakamlara “turistler dahil edilmiyor”. Yukarı alıntıladığım satırların ardından gelen ilk cümle ise “Şurası bir gerçek Ayasofya herkesin elini kolu sallayarak geçeceği bir yol değildir” oluyor. Ayasofya’yı mâmur eden, bugünlere kadar getiren bir dinin müntesiplerinin ancak bu kadar zan altında bırakılabileceğini düşünüyorum. Her hal ve şart altında Müslümanları zan altında bırakan dilin ve bu dilin tezahürlerinin tarihsel bir süreklilik içerdiğine dikkat çekmeye çalışıyorum.

Filistin meselesini koyacak bir yer bulamamaya dönük serpilen dil aşı tutarsa, belki de gelecekte “yeni Türkiye’nin eski Türkiye’nin eksiklerini telafi ettiği” noktalardan biri olarak kabul edilecektir. Bunun mümkün olabilmesi için gereken hermenötik terörün Türkiye’yi esir almaya başladığını görmek beni belki tedirgin ediyor fakat umutsuzluğa kapılmıyorum. Çünkü müesses terörün ve dillerinin farklı coğrafyalardaki “demir kubbe”lerinin tüm hazırlıklara rağmen boşa çıkarılabildiğini apaçık görüyorum.


[1] “Mevzular Açık Mikrofon | İlber Ortaylı ve Celal Şengör | Tanıtım”, GAİN, 12 Ekim 2023, https://youtu.be/mnheSQ48C3k?si=0yrJckvlEAdxJEH5&t=125, (Erişim Tarihi: 19 Ekim 2023).

[2] “İlber Ortaylı: Yeni Türkiye eski Türkiye’nin her şeyini telafi etti”, En Son Haber, 26 Aralık 2022, https://www.ensonhaber.com/gundem/ilber-ortayli-yeni-turkiye-eski-turkiyenin-her-seyini-telafi-etti, (Erişim Tarihi: 19 Ekim 2023).

[3] İlber Ortaylıi “Ayasofya’yı koruyalım”, 17 Eylül 2023, https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ilber-ortayli/ayasofyayi-koruyalim-42331548, (Erişim Tarihi: 19 Ekim 2023); alıntıdaki koyu vurgular bana ait.

[4] BBC, Twitter, 16 Ekim 2023, https://twitter.com/BBCWorld/status/1713936586411311331, (Erişim Tarihi: 19 Ekim 2023).

Okuma Önerileri

Aksa Tufanı sonrası Türkiye’de açık İsrail taraftarlığı yapılabilir olmasının mahiyetini ele alan ve Türkiye’de kamuoyunu meşgul eden sorulara Filistinli kaynakların cevaplarının neler olduğuna ilişkin bir değerlendirme için bkz. “İsrail işgal güçlerinin Filistin direnişi aleyhine yaydığı propaganda konuları üzerine”, HAZIRKITA, 10 Ekim 2023, https://www.hazirkita.net/aksa-tufani-uzerine/, (Erişim Tarihi: 12 Ekim 2023).


Trump’ın, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması gerektiğini dile getirmesi üzerine Mahmoud Al-Rantisi ile bir söyleşi yapmıştım.

Bugün de önemini koruyan vurgular içeriyor söyleşi. Bkz. “Dr. Al-Rantisi: Kudüs Doğusu ve Batısıyla Filistin’in Ayrılmaz Parçasıdır”, HAZIRKITA, 8 Aralık 2017, https://www.hazirkita.net/kudus-dogusu-ve-batisiyla-filistinin-ayrilmaz-parcasidir/, (Erişim Tarihi: 12 Ekim 2023).


İsrailli işgal güçlerinin Aksa Tufanı sonrasında yurt dışına çıkmak için kitlesel olarak havaalanlarına koşuşturması üzerine kaleme aldığım değerlendirme için bkz. https://www.hazirkita.net/not-defteri-41/, (Erişim Tarihi: 19 Ekim 2023).

Önceki bölümü okumak için tıklayın.

HAZIRKITA Postası

Şiirden sinemaya, haberden tahlile ━ HAZIRKITA’nın seçkisi iki haftada bir e-posta kutunuzda.

Yazar Hakkında

27 Aralık 1992’de İzmir’de doğdu. Lise eğitimini (Konya) Özel İsmail Kaya Lisesi’nde, üniversite eğitimini Gazi Üniversitesi’nde tamamladı. 2014’te Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini İbn Haldun Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Heidegger’de varlık, hakikat ve sanat ilişkisi üzerine yazdığı tezle tamamladı. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Felsefe Tarihi ve Sistematik Felsefe doktora programında eğitimine devam ediyor. İlk şiir kitabı Kanımız Yerde Kaldı (Ebabil Yayınları) 2018’de, Ölüm Alışkanlığı (Ketebe Yayınları) ise Mart 2022’de yayımlandı. Bir edebiyat ve kültür-sanat platformu olarak 2017’de kurduğu HAZIRKITA’nın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

1 Yorum

  1. Pingback: Not Defteri [43]

Yorum yaz