Hüsamettin Ademoğlu, o sabah yatakta, oğlu Adem’in gözüne saplanmış otuz beş santimlik Çerkez kamasını gördüğünde aklını oynatmadığına daha sonradan şükredecekti.

Yüzü tamamen kana bulanmış oğlunu ilkin tanıyamadı, daha doğrusu tanımak istemedi, daha doğrusu oğlu olmamasını istedi. Ama oğlu, biricik Ademiydi yatakta yatan. Telaşla koşup boynuna sarıldı. Ancak oğlu, oğul olmaktan çıkmış, kolları boşlukta öylesine sallanan, her tarafı buz kesmiş bir et yığınına dönüşmüştü.

Neden sonra aklına 112’yi aramak geldi. Telefonda oğlunun başına gelenleri yana yakıla anlattı. Yirmi beş dakika sonra, yanlarında iki polisle gelen sağlık ekipleri, şahsın çoktan öldüğünü, yapacakları bir şey olmadığını söylediler üzgün bir şekilde.

Polisler esrarengiz ölümü araştırmak için Adem’in odasına emniyet şeridi çekti. Bir süre sonra Cinayet Büro polislerinden Olay Yeri İnceleme polislerine, savcısından doktoruna evin içi ana baba gününe döndü.

İlk veriler, Adem’in cinayete kurban gittiği yönündeydi. Üstelik bıçağın üzerinde parmak izi olmaması, failin işini planlı ve ustaca yaptığını gösteriyordu. Ancak olay gecesi, bir arkadaşının evinde olan babanın, oğlunun kimseyle bir husumeti olmadığını söylemesi; kapı ve pencerelerde zorlama olmayıp evde herhangi bir şeyin çalınmaması işleri daha gizemli ve karmaşık hale getiriyordu. Ayrıca maktulün üzerindeki çamaşır ipi neyin nesiydi? Katil onu iple mi boğmaya çalışmıştı? Fakat Adem’in boğazında ip izi de yoktu.

Peki Adem intihar etmiş olabilir miydi? Senelerdir bu tip birçok olayla karşılaşıp ölümün feriştahı kesilmiş Cinayet Büro’nun kurt polisleri, bu ihtimali de göz önünde bulunduruyordu. Fakat bir insanın gözüne otuz beş santimlik kama saplaması ve suç aletinin üzerinde parmak izi bırakmaması akla aykırı gözüküyordu. Bu yüzden veriler cinayet ihtimalini güçlendiriyordu. Ancak bunu kim, nasıl yapmıştı?

 Üç katlı, eski apartmanın etrafında güvenlik kamerası olmaması; çoğunluğu yaşlılardan oluşan bina sakinlerinin olay gecesi Ademlerin dairesinden herhangi bir çığlık veya boğuşmaya benzer bir gürültü duymadıklarını söylemeleri, Cinayet Büronun kurt polislerini çaresiz bırakmıştı. Bu nasıl cinayetti? Olay yerinde yere saçılmış kitaplar ve devrilmiş masa, Adem’in katiliyle boğuştuğunun delili değil miydi? Katil o sırada can havliyle duvardaki kamayı kapmış ve maktulün gözüne saplamıştı. Olay bu kadar basitti.

Basit miydi?

Peki, komşular bu sesleri neden duymamıştı? Onlarda mı işin içindeydi? Ya da maktul, depresyona girip odasını kendisi dağıtmış olamaz mıydı? Bunun olması da olanaksızdı. Çünkü ifadesine başvurdukları herkes Adem’in, düzen ve tertibe aşırı derecede önem verdiğini, hatta bunu takıntı haline getirdiğini söylüyordu.

Belki de olay adi bir hırsızlık girişimiydi. Hırsız evde birisinin olup olmadığını kontrol etmek için zili çalmış, kapı açılıp Adem’in evde tek olduğunu görünce zorla eve girmiş, bir süre boğuştuktan sonra eline geçirdiği kamayı Adem’in gözüne saplamıştı. Apartman sakinleri zaten yaşlı oldukları için sesleri duymamıştı. Fakat bir hırsız, voleyi vuracağı onca lüks daire ve dükkân varken; fakir bir semtteki yıkık dökük bir binanın dairesine girmek için neden yapsındı bunu?

Cinayetle ilgili bütün ihtimaller bir bir değerlendirilmesine rağmen, hiçbiri olayın nasıl gerçekleştiğini tam olarak açıklamıyor; alınan ifadeler de somut bir sonuca götürmüyordu. Hal böyle olunca bir süre sonra, faili meçhul cinayet şerhi düşülerek Adem’in dosyası kapatıldı ve ölümü üzerindeki sır perdesi hiçbir zaman aralanamadı…

*

Adem’in olayı, doğum gününün yılbaşı gecesi, saat 00.01’i vurduğunda topaç gibi bir bebe olarak dünyaya teşrif etmesiyle rengini belli etmişti. Annesini belli aralıklarla kıvrandıran sancılar o anda şiddetlenmese, doktor doğumhaneye gelirken son anda bir yakını arasa ya da üzerine yatırıldığı sedyenin tekerlekleri biraz tökezlese belki hayatının seyri bambaşka olacaktı. Ama bunların hiçbiri olmamış, yeryüzünde doldurması gereken boşluğa, büyük bir yarışa başlarcasına o anda adım atmıştı.

O da her çocuk gibi oynuyor, düşüp kalkıyor, gülüyor, ağlıyordu. Yine her çocuk gibi annesine çok düşkündü. Onunla oynamak başlıca eğlence kaynağıydı. Bir gün ebelemece oynarken annesi, 6 yaşında olmasına rağmen hala paytak paytak yürüyen Adem’i arkadan yakalayıp yere yatırmış, göbüşüne bir iki “pürrrrr” yapmış, çocuk kahkahalarla gülerken “hanimiş oğlumun alnındaki terazi!” diyerek anlına parmaklarıyla hayali bir terazi çizmişti.

Bu olaydan sonra Adem’in yaşantısında bazı tuhaflıklar görüldü. Örneğin odasını hiçbir zaman dağınık bırakmıyor, evde her şeyin yerli yerinde olmasını istiyor, düzensizliğe tahammül edemiyordu. Bunun, annesinin anlına çizdiği hayali teraziyle belki ilgisi yoktu. Ancak o, düzenli olmasının sebebini hep buna yordu.

Bu durum ilkin evdekilerin hoşuna gitti. Hatta anne ve babası onun bu halini tanıdıklarına ballandıra ballandıra anlattı. Dinleyenler Adem’e gıptayla baktı ve kendi çocuklarının da böyle olmasını istedi. Fakat bu düzenli olma hali, zamanla takıntıya dönüştü. Örneğin duvardaki tablo hafiften yamulmuşsa onu düzeltmeden rahat etmiyor, kapı kollarını peçeteyle tutuyor, bardak veya kaşığı kullanmadan önce tekrar tekrar yıkıyordu. Hatta iki kapılı dolabının kapılarından biri, diğerinden bir iki santim kısa olduğu için, annesinin o kadar diretmesine rağmen – evin tek çocuğu olduğu için, açıkçası pek fazla da üstelemiyorlardı –  güzelim dolabı götürüp spotçuya yok pahasına satmış; odasındaki halının desenleri birbiriyle orantılı olmadığından o da dolabıyla aynı kaderi paylaşmış; ara sıra gıcırdayan yatağının bütün yaylarını söküp atmıştı.

Adem, simetrik ve düzenli olmayan her şeyin saldırgan ve güvenilmez bir yapıya sahip olduğunu düşünüyordu. İçinde sürekli düzenle beslenen, düzen soluyan zapt edemediği başka bir Adem vardı sanki. Bu Adem, asıl Adem’i çoğu zaman baskı altına alıp istediğini yaptırıyor; kuklaya çeviriyordu. Asıl Adem ilk başlarda içindeki baskıcı Adem’e direnmiş, bir süre sonra direnmenin boş olduğunu görüp her şeyi oluruna bırakmıştı.

Adem’in bu hali, okula başlamasıyla başını daha fazla ağrıtmaya başladı. Okullarının kenar mahallede bulunmasından dolayı öğrencilerin, öğrencilikten ziyade serseriliğe yatkın olması bunda etkili oldu.  Her gün 3450 adımda – her adımda 5 parke taşı geçmek suretiyle – gittiği; giderken 28 merdiven çıkıp 14 merdiven inerek – merdivenleri ikişer ikişer iniyordu – ulaştığı okuldaki diğer öğrenciler, haliyle onun kadar düzenli değildi. Ayakkabı bağları mısır koçanı gibi sallanan, sümüğü burnundan dudaklarına yol yapmış, üstü başı kir pas içindeki çocuklar arasında nefes almak, Adem için tahammülü zor bir işti. Hatta bazıları onun bu huyunu bildiklerinden, karşısına geçip ağızlarından tükürük sarkıtıyor ya da ensesinden tutup onu eşek güreşi yapmaya zorluyordu.  Ancak o, elinden geldiğince bu zorluklarla baş etmeye çalışıyordu.

Adem o gün her zamanki gibi saat 7.00’de uyanmıştı. Annesinin hazırladığı kahvaltı tabağını bir güzel bitirmiş, üzerini giyinmiş, aynanın karşısına geçip saçlarını taramaya başlamıştı. Saç tarama işini oldukça önemserdi Adem. Her saç telinin olması gereken bir yeri vardı. Kazara birkaç tanesi rüzgârın azizliğine uğrayıp yerini terk etse, hemen zarif bir parmak hareketiyle onları alıp olması gereken yere iteleyiverirdi.

O gün nasıl olduysa, tepesindeki birkaç saç teli kazık gibi dikilmişti. Olması gereken yeri geç, olmaması gereken bir yere yatırsa şükredecekti Adem. Eliyle var gücüyle bastırıyor, su sürüyor, bana mısın demiyorlardı. Fakat üzerlerine bol miktarda jöle sürülünce pes edip olmaları gereken yere uysalca uzanıverdiler. Onlar uzanmıştı uzanmasına ama vakit bir hayli ilerlemiş, dersin başlamasına beş dakika kalmıştı. Üstelik ders, en aksi adam olan Mustafa Hoca’nın dersiydi.

Adem çantasını kaptığı gibi koşarak dışarı çıktı. 3450 adımda gittiği okula 2862 adımda ulaştı. 28 adımda çıktığı merdivenleri 12 adımda çıktı. Buna rağmen, derse yaklaşık on dakika geç kaldı. Kan ter içinde sınıfa girdiğinde Mustafa Hoca Prut Savaşını anlatmış, lafı Baltacı Mehmet Paşayla Katarina’nın yaşadığı aşka getirmişti. Olayın en can alıcı anında yırtık pantolondan çıkar gibi çıkan Adem’e ters ters bakmış ve “niye geç kaldın?” diye sormuştu.

Niye geç kalmıştı? Açıkçası bu soruya ne cevap vereceğini hiç düşünmemişti. Düşünse bile yalan söylemeyi sevmediği için düşündüğü şeyi söyleyemezdi. Ne zaman yalan söyleyecek olsa, annesinin anlına çizdiği terazi aklına gelir, yalan söylemekten vazgeçerdi. Doğruyu da söyleyemezdi. Tepesinde dikilmiş birkaç saç teliyle uğraşırken geç kaldığını söylese hem öğretmenden okkalı bir azar işitir, hem de sınıftakilerin alay konusu olurdu. Bu yüzden bir süre bocaladı. Öğretmen sorusunu yineledi. Sesi bu sefer sertti.

Adem kem küm etti. Onun kem küm etmesi öğretmeni daha da sinirlendirdi ve suratına okkalı bir tokat indirdi. Adem’in kulağı çınlamaya, yüzü biber gibi yanmaya başladı. Tokat yediği yanağında kilolarca ağırlık vardı sanki. Fakat diğer yanağı bomboştu. O tarafındaki bütün ağırlık, tokat yediği yanağı tarafına kaymış gibiydi. Vücudunun dengelenmesi için diğer yanağına da aynı sertlikte tokat yemesi gerekiyordu. Bu yüzden diğer yanağını çevirerek “bu yanağıma da vurun hocam!” dedi. Bir anda herkes afalladı, ortam buz kesti. Bir süre sonra Mustafa Hoca “ulan hergele, benimle dalga mı geçiyorsun!” deyip o yanağına da aynı sertlikte bir tokat indirdi. Bu olaydan sonra Adem’in adı, Tokatçı Adem’e çıktı.

Adem’deki her şeyde simetri arama ve düzenli olma hali, zamanla daha da ilerledi. Öyle ki, dolaba elbiselerini, pantolon ve gömlekler ayrı yerde ve aynı yöne bakacak şekilde yerleştiriyor; Atatürk resimleri aynı tarafta olmadığı sürece paraları katlayıp cebine koymuyor; okula giderken simetrik olsun diye belli bir süre yolun bir tarafında yürüdükten sonra, bir o kadar da diğer tarafında yürüyordu. Onun bu huyundan ailesi de illallah etmişti. Babası “oğlum biraz rahat ol, her şeyi bu kadar takıntı yapma!” dedikçe başını eğip susuyordu.

Adem rahat olmaya çalışıyor, fakat bir türlü içindeki ikinci Adem’e söz geçiremiyordu. İçindeki Adem’in elinde, bir terazi vardı sanki. Her şeyi o terazide tartmadan ve belli bir denge oluşturmadan rahat edemiyordu. Bu terazi, bir zamanlar annesinin anlına çizdiği teraziden başkası değildi.

Adem kafa dağıtmak için kitap da okuyordu. Roman, hikaye, inceleme demeden eline ne geçerse hatmediyordu. Efsanelere, mitolojiye büyük ilgi duyuyordu. Son zamanlarda Yunan mitolojisine ilgi duymaya başlamıştı. Tanrıların, tanrıçaların, titanların efsanevi hayatlarını öğrenmek eğlenceli geliyordu. Tanrılardan ateş çalan Prometheus, trajik bir şekilde ölen İcarus ve Demokles’in kılıcı efsaneleri sevdiği başlıca konulardı.

Adem özellikle Demoklesin kılıcı efsanesinden oldukça etkilenmişti. Gerçi onun Demokles gibi bir iktidarı yoktu ama tepesinde, düşmek üzere olan bir kılıcın varlığını hissetmiyor değildi. Evet, Adem’in de tepesinde incecik bir sicime bağlı kılıç vardı. Ne zaman titizliğinden ve simetri takıntısından taviz verip teraziyi dengede tutmasa, o sicim biraz daha inceliyor, kopmakla burun buruna geliyordu.

Adem kitap okumaktan sıkıldığında, ara sıra müzik dinlerdi. Müzik dinlerken de oldukça seçici davranırdı. Önüne gelen her parçayı dinlemenin ruhu bayağılaştırdığını ve beyni körelttiğini düşünürdü. Bu yüzden özellikle Erol Budan ve Fahrettin Karaardıç’ı ayıla bayıla dinlerdi. İkisinin de bütün parçalarını ezbere bilirdi. Durumu dengelemek için, bunları dinledikten sonra Mozart’ın 40. Senfonisini dinlemeyi de ihmal etmezdi.

İlerleyen günlerin birinde Adem’in annesi kalp krizi geçirip öldü. Adem ilk kez böyle bir acıyla karşılaşıyordu. Her şey gözünde anlamını yitirmiş, derin bir boşluğa gömülmüştü. Ancak ağlamamıştı. Evet, annesinin cenazesinde ağlamamıştı Adem. Ne kadar ağlamak istese de yapamamıştı bunu. Sanki içine koca bir yumru oturmuş, ağlamak isteyince onu engelleyivermişti. Ağlayamaması daha sonra içine dert olmuş, bu sefer de ağlayamamasına ağlamaya çalışmış, yine ağlayamamıştı. Artık annesi yoktu. Bir okulda hizmetli olarak çalışan babasıyla baş başa kalmışlardı.

Adem okulu sonunda bitirmiş, kibarlıktan zerre nasip almamış sınıf arkadaşlarından kurtulmuştu. Üniversitede basit bir bölüm okumuş, iş bulamayınca askere gitmeye karar vermişti.

 Askerlik günleri, hayatının belki de en zor günleriydi. Ayda bir banyo yapan, ağzından küfür eksik olmayan, çorapları köpek ölüsü gibi kokan kişileri görünce sınıf arkadaşlarını arar olmuştu. Fakat araması boşunaydı. Alışması gerekiyordu. O da bunlara tahammül ediyor, kaosun içinde kendince bir düzen kurmaya çalışıyordu.

Onun titizlik ve simetri takıntısı burada da kısa zamanda öğrenildi ve alay konusu oldu. Daha askere yeni başladığı günler, ilk defa giydiği botlar çamur olmasın diye ayaklarına poşet bağlamış, sonra da lakabı poşete çıkmıştı. Hatta ondan sonra gelen bütün üniversite mezunu askerlere bu lakap verilmişti. Adem’in en büyük sıkıntısı botlarının kirlenmesi değil, yemeklerdi. Yeterince hijyenik olmadığını düşündüğü yemekleri yemiyor, onun yerine kantinden aldığı Eti Cin ve Cappy meyve suyuyla karnını doyuruyordu. Bu yüzden 75,6 kilo gittiği askerden 60,4 kilo olarak geri döndü.

Adem zor da olsa, askerliği bitirdi. Artık iyi kötü, bir işin ucundan tutması gerekiyordu. Ama ekmek aslanın ağzındaydı. En iyi üniversiteleri bitirenlerin bile işsiz gezdiği bir ortamda, onun iş bulması oldukça zordu. Ancak 20 sene, 7 aydır aynı mahallede oturan babası, onu bir tanıdığının marketine kasiyer olarak sokmayı başardı. Fakat Adem bu işte tutunamadı. Daha ilk günden eline eldiven takıp çalışmaya başlaması, bazı pimpirikli müşterilerin “bizden tiksiniyor mu?” yönünde şikâyetlerine neden oldu. Üstelik para üstü verirken Atatürk resimlerini aynı yöne gelecek şekilde ayarlamaya çalışması bir hayli vakit kaybetmesine ve kasa önünde uzun kuyruklar oluşmasına neden oluyordu. Bu yüzden 2 ay 4 gün sonra, kasiyerlik yapamayacağı kendisine tatlı bir dille anlatılarak işten çıkarıldı.

Adem bir süre işsiz kaldıktan sonra, yine babasının yardımıyla ünlü bir lokantanın otoparkında valelik yapmaya başladı. Açıkçası bu işi sevmişti. Tam ona göre bir işti. Park etmek için aldığı arabaları tesbih tanesi gibi diziyordu. Bu, diğer görevliler ve araba sahiplerinin de hoşuna gidiyordu. Fakat bazı araba sahipleri arabalarını kendileri park etmek istiyor; Adem de onlara gel gel yapıyordu. Haliyle çoğu araba sahibi bu işe onun kadar dikkat etmiyordu. Ademse kurduğu simetriyi bozan böyle kişilerden nefret ediyor, düzgün park etmediği için bazılarıyla tartıştığı oluyordu. Hatta birkaçına gel gel yaparken duvara sıfır yanaştırmaya çalışmış ve duvara vurmalarına neden olmuştu. Uzun lafın kısası, bu işi de yürütemedi.

 En son bir berberin yanına çırak olarak girdi. Fakat ustasının parmaklarını müşterilerin terli, pis saçlarına daldırdığını görünce bir daha işe gitmedi.

Adem, bu başarısız iş girişimlerinden sonra 3 sene, 4 ay, 12 gün işsiz kaldı. İşsizlik kötü bir şeydi. İş demek, itibar ve düzen demekti. İşsiz olunca insanın itibarı da olmuyor, ne kadar kıymetli olursa olsun, söyledikleri hora geçmiyordu. Üstelik insanların lafı sürekli işsizliğine getirmelerinden usanmıştı. Bu yüzden Adem, zamanının büyük bölümünü evde boş boş oturarak ya da kitap okuyarak geçiriyordu. Yatağına yatıp saatlerce tavana bakıyor bakıyordu. Tavanda Demoklesin kılıcı sallanıyordu. İçine düştüğü düzensizlik, kılıcın bağlı olduğu ipi bir güve gibi içten içe kemiriyordu. Bazen parmaklarıyla annesinin anlına çizdiği hayali teraziyi yokluyordu. Neden böyle bir şey yapmıştı annesi? Olur olmaz her şeye titizlenmesine neden olan o terazi, bütün bunların sebebi değil miydi? Belki de içindeki ikinci Adem’di bunlara neden olan. Belki de hiç biri…

İşsiz olunca sıradan bir iş, sözgelimi berbere gitmek bile sorun oluyordu. İşsiz olmasa da zaten Adem’in berber bulması başlı başına bir sorundu. Saçlarının hafiften açılmaya başlayan kenarlarını kapatmak için üstler biraz uzun, favoriler milimi milimine eşit olmalı; kafasının arkasındaki et benine dikkat edilmeli, saçlarının kısalığı aşağıdan yukarı doğru kademeli olarak azalmalıydı. Ayrıca burun içindeki kıllar ucu silinmiş bir makasla güzelce kısaltılıp yanak kılları cımbızla tek tek yolunmalıydı. İşte Adem, bütün bunları yapan; bir de gevşek gevşek konuşup soru sormayan berber arıyordu.

Adem saçlarını istediği gibi kesen birkaç berber bulmuş, ancak soru sormayanını bulamamıştı. Hepsi de işe başladıktan sonra, laf olsun diye ne iş yaptığını soruyordu.   O da işsizim, diyemiyor; yalan söylemeyi sevmemesine rağmen kasiyerim ya da otoparkçıyım gibi bir şeyler uyduruyor, bir daha o berbere gitmiyordu.

En son gittiği berber de ne iş yaptığını sordu. 

Adem de “işsizim!” diye cevap verdi.

Berber tekrar “nasıl yani?” diye sordu.

Bu sefer sert bir şekilde “işsizim kardeşim! Nüfusun kocaman yüzde 12,6’lık kısmını oluşturuyoruz biz! Nasıl, nasıl yani diye sorarsın?” diye cevap verdi. Berber bir daha konuşmadı. Adem de bir daha o berbere de gitmedi.

Adem, o akşam hayatının en sevindirici haberlerinden birini aldı. Babası uzun uğraşlar sonucu onu, ünlü iş adamı Carullah Hacımustafaoğlu’nun yanında işe sokmayı başarmıştı. İkisinin de sevincine diyecek yoktu.

Carullah Bey müteahhitti. Tam manasıyla işinin kurduydu. İleride para edecek arsaları yok pahasına alıp oraya oteller, AVM’ler, rezidanslar dikiyor; sonra da yüksek fiyattan satıyordu. Tabi bunda, işinin kurdu olmasının yanında, liseden sınıf arkadaşı olan belediye başkanının da etkisi büyüktü. Hatta belediye başkanıyla samimiyeti öyle ilerletmişti ki eniştesini, ablasını, bacanağını, amcazadesini, kayınçosunu, kirvesini, sağdıcını, amcaoğlunu, halakızını, eniştesinin kardeşinin oğlunu, halasının kızının kızını, teyzesinin eşinin yeğenini belediyede işe sokmuştu.

Adem, Carullah Bey’in şoförlüğünü yapacaktı. Tam ona göre bir işti. Yeni işine kısa sürede alıştı. Arabayı pırıl pırıl temizleyip dediklerini harfiyen uygulayan, aynı zamanda oldukça dakik olan Adem’i Carullah Bey de sevdi.

Adem’in hayatı nihayet düzene girmişti. Buna en çok babası seviniyordu. Adem de babasının sevinmesine seviniyordu. Sonunda onu mutlu etmeyi başarmıştı.

Artık babası ahir ömründe, biricik oğlunun mürüvvetini görmek istiyordu. Mahalledeki kızları uzun süre gizli gizli süzmüş; mesai arkadaşı İhsan Bey’in kızı Ayşegül’ün, oğluna uygun olduğuna karar vermişti. Bu kararı verirken oğlunun titizliğini de göz önünde bulundurmuş, sorduğu birkaç kişiden kızın da titiz ve düzenli olduğunu öğrenmişti.

Hüsamettin Bey meseleyi oğluna açtı. Oğlu sessizce başını eğince kızı istemeye gittiler. Kız tarafı da Adem’i çok sevdi ve ekmeğini eline almış, bu tertemiz, hanım evladı genci kaçırmadılar…

Adem ve Ayşegül ilk zamanlar gayet iyi anlaşıyorlardı. Gezip tozuyor, yemeğe gidiyor, gülüp eğleniyorlardı. Hatta Adem, Ayşegül’ün ısrarıyla, ilk kez deniz kenarında bir yere tatile gitmişti.

Hayat ne güzeldi! Bütün sıkıntılar geride kalmıştı. Adem, daha uzun süre olmasına rağmen, emeklilik planları bile yapmaya başlamıştı. Aklına bazen eski günler geliyor “vay be, ne günlerdi!” deyip gülüyor geçiyordu. Fakat Ayşegül’ün kendisi kadar titiz olmamasına bazen canı sıkılmıyor değildi. Bu yüzden ara sıra tartışıyor, bir süre sonra tekrar eski hallerine dönüyorlardı. Adem böyle tartışmaları olağan karşılıyor; bunları evliliğin tuzu biberi olarak görüyordu.

O günkü tartışmada tuzu biberi biraz fazla kaçırmışlardı. Tartışma Ayşegül’ün Adem’in pantolonlarını çift çizgili ütülemesinden çıkmış, kısa sürede büyümüştü. Önce birbirlerine bağırmış, hırsını alamayan Ayşegül, Adem’e eline geçirdiği yastığı fırlatmıştı. Adem de iki gün önce, eşinin doğum gününde aldığı oyuncak ayıyı fırlatmış; eşi başını eğip son anda yüzüne çarpmasından kurtulmuştu. Daha sonra Ayşegül çantasını, Adem televizyon kumandasını; Ayşegül fırça sapını, Adem rulo halindeki kağıt havluyu; Ayşegül, vantilatöre hamle yapıp kaldıramayınca cep telefonunu; Adem iç içe girmiş kirli çoraplarını; Ayşegül masanın üstündeki porselen tabağı; Adem tabağı havada yakalayıp yere koyduktan sonra 6 gün önce kitapçıdan aldığı İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası adlı romanını fırlatmış, fırlatacak bir şey kalmayınca ayrı odalara geçip oturmuşlardı.

Bu olaydan sonra, 12 gün 4 saat birbirleriyle konuşmadılar. Konuşsalar da hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Adem Ayşegül’den soğumuştu bir kere. Yaptığı her şey itici gelmeye başlamıştı. Ayrıca bazı huylarını yeni yeni keşfediyordu. Örneğin, kaşığı yemek tabağının ortasına daldırıyor; her akşam yemeğinde, bir baş kuru soğan yemeden rahat etmiyor; hatta nasıl demeli, burnunu karıştırıp gaz kaçırıyordu.

Adem ve Ayşegül arasında iplerin koptuğu tartışma, evlendikten 16 ay, 4 gün sonra; Ayşegül’ün eşinden habersiz, eşinin maaşının iki katı fiyata televizyon almasıyla meydana geldi. Üstelik televizyonun düğmeleri, televizyonun bir tarafına at nalı gibi dizildiği için hiç de simetrik değildi. Adem’in öfkelenmesi için televizyonun şeklini görmesi yetti.

O akşamki tartışmadan sonra Ayşegül annesinin evine gitti. İki taraf da yumuşamayınca, bir süre sonra boşandılar…

Adem boşandıktan sonra uzun süre kendine gelemedi. Yine boşluğa düşmüş, her şey anlamını yitirmişti. Saatlerce yüzükoyun yatıyor; tavana bağlı ipliği her geçen gün biraz daha incelen Demoklesin kılıcına bakıyordu. Bazen de anlını kanatırcasına tırmalarken “terazi!” diye mırıldanıyor; annesinin, alın yazısı gibi anlına çizdiği teraziden kurtulmanın yollarını arıyordu. Annesi bunu neden yapmıştı? Neden o da diğer insanlar gibi olamıyordu? Neden sorularına cevap bulamıyordu?

Ancak hayat devam ediyordu. Kendini sürekli cevapsız soruların kıskacında bırakamazdı. En azından sevdiği bir işi vardı. O da kendini işine verdi. Son zamanlarda işler oldukça yoğundu. Sabah saat 8.00’de lüks villasından aldığı Carullah Bey’i gideceği yerlere götürüyordu. Toplantılar, yemekler, iş görüşmesi, derken işi çoğu zaman gece yarısı bitiyordu. Fakat patronun bazı iş görüşmelerini gece yarısı, gözden uzak otel odalarında yapmasına anlam veremiyordu. Üstelik hayırseverdi de. Belediyeden aldığı her ihaleden sonra, belli vakıflara yüklü miktarda para yardımı yapıyordu.

Carullah Bey de Adem’i seviyordu. Nasıl sevmesindi? Daha bir gün işe geç kalmamış; istediği yere, istediği saat ve dakikada ulaştırmış; bir gün bile tıraşsız, ütüsüz görmemiş,  saygıda kusur etmemişti. Fakat telefonuna her zaman 3 defa çaldıktan sonra bakıp zile 2 defa basmasına; onu her gördüğünde 3 kez göz kırpıp lavaboya her zaman aynı saat ve dakikada gitmesine; bir keresinde şakayla omuzuna dokunduğunda, diğer omzunu gösterip “buraya dokunur musunuz?” demesine bir anlam verememişti. Bunların sebebini sorduğunda “alışkanlık efendim” den başka cevap alamamıştı.

O gece yarısı Carullah Bey yine gözden uzak bir otele, iş toplantısına gitmişti. Onu otele bıraktıktan sonra Carullah Bey “sen git, toplantı sabaha kadar sürecek” demiş, arabanın bagajındaki paketi de eve bırakmasını söylemişti. Tam uzaklaşırken “arabanın arkasında güzel bir bıçak var, birisi bana hediye etti, ben de sana hediye edeyim” demişti gülümseyerek. Adem de teşekkür etmiş, Çerkez kaması olduğunu öğrendiği bıçağı, aksesuar olarak odasının duvarına asmıştı.

Adem eve gidip her zamanki gibi zile 2 kez basmış, kapıyı Carullah Bey’in yarı yaşındaki karısı açmıştı. Karısının üzerinde incecik bir gecelik vardı. Paketleri alırken parmakları Adem’in eline değmiş ve gülümseyerek “evde kimse yok, gel bir şeyler içelim, biraz dinlenirsin” demişti.

Adem biraz düşündükten sonra “yok, geç oldu, ben gideyim” diye cevap verdi. Kadın bu cevabı sevmemiş olacak ki, kapıyı sertçe yüzüne kapattı.

Birkaç gün sonra Carullah Bey Adem’i makam odasına çağırdı. Oldukça öfkeli görünüyordu. Adem onu hiç böyle görmemişti.

“Senden hiç beklemezdim!” dedi Carullah Bey.

Adem, patronunun ne demek istediğini anlamadı. Bu yüzden kekeleyerek “neyi beklemezdiniz?” diye sordu.

“Sen daha iyi bilirsin!” diye cevapladı aynı ses tonuyla.

Adem donup kalmıştı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Dilinin ucuna gelen kelimeler anlamlı bir bütün oluşturmadığı için saçma sapan şeyler söylüyor, öyle zannediyordu.

Carullah Bey “Eşyalarını topla ve git!” dedi parmağıyla kapıyı gösterirken…

*

Evrende her şey belli bir düzen içindeydi. Kimisi buna altın oran, kimisi evrenin matematik dili, kimisi de sonsuz bilinmeyenli denklem demişti. Evrenin bir parçası olan Dünya da bu matematik dilin bir parçasıydı ki, bu dil Dünya’nın ana diliydi. Dünya üzerindeki her şey, hassas dengeler üzerine kurulu matematiksel bir denklem gibiydi.

Ve insan…

Dünyadaki matematiksel denklemin, en önemli ayağını oluşturan insanın önünde iki seçenek vardı:

  1. Dünya’nın ana diline uymak.
  2. Dünya’nın ana diline uymamak.

İnsanların çoğu seçimini ikinciden yana kullanmış, Dünya ve insanın ana dilini bozup kendilerince saçma diller oluşturmuşlardı.

O akşam Adem, yatağına yatıp tavanı seyrederken bunları düşünüyordu. Daha doğrusu düşünmeye çalışıyordu. Belki de düşünmüyor, bir türlü söz geçiremediği düşünceleri onu düşünüyordu. Belki de o yoktu. Onun yerinde, yeryüzünde lüzumsuz bir boşluğu dolduran, saçma sapan bir Adem düşüncesi vardı. Evet, Adem bir düşünceden ibaretti. Biraz geometrik, biraz simetrik, titiz, pimpirikli bir düşünce…

Adem, Dünyanın ve insanın ana diline uymaya çalışmıştı. Ancak o dilin çoktan bozulduğunun farkında değildi. Kimi zaman o da bu dili terk edecek olmuş, fakat her şeyi annesinin anlına çizdiği terazide tartıp öyle değerlendirdiği için bunu yapamamıştı. Ancak yapması gerekiyordu. Teraziden kurtulmanın zamanı gelmişti. Artık tepesinde sallanan Demoklesin kılıcı düşmeli, terazi parçalanmalı ve saçma bir düşünceden ibaret Adem’den kurtulup asıl Adem’i özgürlüğüne kavuşturmalıydı. Demoklesin kılıcının bağlı olduğu ip parmaklarının arasındaydı.

Az önce babası gelmiş, her zamanki gibi boş boş tavanı seyreden oğluna ümitsizce bakmış, sonra da bir şey demeden çıkıp gitmişti. Kovulduğundan haberi vardı galiba. Anlaşılan, bu işe yaramaz, bir baltaya sap olma şerefine erişememiş, pek simetrik oğluna laf söylemenin bile boş olduğuna kanaat getirmişti. Bir şeyler söyleseydi ya. Neden kovulduğunu sorsa… Kızsa… Küfretse… Yeter ki bir şeyler söylese… Bunları bile çok görmüştü.

O çıkar çıkmaz ayağa kalkmış; kitaplığına özenle dizdiği, hepsi aynı yöne bakan kitaplarını darmadağın etmiş; masayı devirmiş; her yeri dağıtmış; o sıra duvara asılı Çerkez kaması gözü ilişmişti. Alışkanlık icabı kamayı peçeteyle tutup, sapına dolaptan bulduğu çamaşır ipini yarım kurdele şeklinde bağladıktan sonra, zaten gevşek olduğu için ağırlığa dayanamayıp 47 dakika sonra yere düşecek olan tavana çakılı çengelden geçirmişti.

Adem o akşam hayatında ilk kez ağladı.

Annesinin cenazesinde bile ağlamamışken…

 Hayatının olanca yorgunluğu yanaklarından damla damla aktı. Eliyle gözyaşlarını sildi. Parmakları anlına gitti. Her şey anlındaki teraziden kaynaklanıyordu. Bütün terazilere lanet olsundu. Tırnaklarıyla parçaladı anlını. Tırnaklarının arası anlının derisiyle doldu. Ama terazi hala yerindeydi. Demoklesin kılıcı tepesinde sallanıyordu. Ancak bu kez, kılıcı kendisi kontrol ediyordu. İpler artık onun elindeydi. Oyuncu değil, oyunu kurandı. Artık oyunu bitirmek istiyordu. Her şey parmaklarının ucundaydı. Senelerdir tepesinde sallanan Demoklesin kılıcı terazinin tam ortasına saplanacak, asıl Adem özgürlüğüne kavuşacaktı.

İpi çekti.

Yazar Hakkında

1983 Kayseri Develi doğumlu. Selçuk Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden 2005'te mezun oldu. Evli ve iki çocuk babasıdır. Eserleri: Gergin Bir Yay- Öykü (2014), Sonrası - Öykü (2015), Ölüm Kadar Güzel - Roman (2017), Deliliğin Evrensel Tarihi - Öykü (2019), Zehra-Nabizade Nazım - Haz. (2020)

Yorum yaz