Tarla kuşu kanatlarını taradı konduğu dalda. Su arkına indi yundu. Kanadının elası daha ela kırmızısı kırmızı, gözünün parlaklığı daha berraktı. Uçtu tarla kuşu. Yaz sonbahara dönmüş artık tarlalarda son insanlar tevekküle bulanmış bir tez canlılıkla son işlerini yapıyorlardı. Kurt kuş yuvasına çekilmiş, yağmurlar başlamış, Çiçek Dağının otları sararmış, yaylasında son insanlar zahireyi tutmuş kimi şehre kimisi de köye inedurmuştu.

Ali platonun hafif kıvrımlar yapan, çanağın bir ucundan inip diğer ucuna çıkarak adeta bata çıka arabasıyla ilerliyordu. Yolun iki tarafı tarlaydı. Anız yakma mevsimi diye düşündü burnuna yanık buğday ve ot kokusu gelince. Uzakta platonun uzak bir köşesinde anız yakılıyordu. Doğal bir tütsü gibi zayıflamış güneş ışığının içinde duman yükseliyordu. Arabanın kirlenen camına vuran güneş Alinin görüşünü iyiden iyiye azaltıyordu.

Ne vardı dairenin önündeki çınarın altına arabayı koyacak. Çınara tüneyen kargalar geçti camın önünden. Ali kargaları da severdi. Yine de yola çıkmadan arabayı yıkamalı diye düşündü. Kısık gözlerle uzaktaki ağaçlara bakıyor ve güzelliklerinin etrafında arabayla dolaşıyor yoldaki tümseklere düşüyor koltuğu yaylanıyor araba ilerliyordu. Ali bu sonbahar günü huzurluydu. Geçtiği yerler insanı delirtecek güzellikte Ali de çılgınca sevecek yaştaydı. Şehirde çay ocağında tanıştığı arkadaşı olsa tabiatta Allahın sıfatlarından bir tecellisi vardır der ve muhabbet uzar giderdi. Yalnız şu an o sıfatlar konuşulmuyor fakat bizzat sıfatları müşahede ediyordu. Ne vardı şehirde yaşayacak. Günde onbin adam ölüyor üst üste gömülüyor her gün yaşanan bir katliamın izlerini andırıyordu. Sahipli sahipsiz bir yığın ceset. Şehir ölüyordu. Derken bir tarla kuşu önüne fırladı. Kuş bir iki kanat kırdı Ali manevra yaptıysa da kazaya engel olamadı. Kuş önce cama sonra arabanın kaputuna çarparak asfalta düştü. Ali hemen arabayı sağa çekti. Ali arabadan indiğinde insanı tahakkümü altına alan bir gücün baskısını hissetti. Öyle ki kuş yerde yaralı, ayrıldığı sürüdeki kuşların bağırlarını yırtarcasına haykırışı, rüzgarın otlara acı acı vuruşu, su arkında akan suyun sesi, böceklerin sesi Aliye Alinin tüm benliğine hükmediyordu.  Alinin içinde biriken kan hızla boşaldı. Garip ve acılı, bilinmeyen bir kederle.

Ali kuşun zayıf bedenini eline aldı. Kuş kanatlarını kıpırdatmaya açmaya çalışıyor, hoyrat bir elin esaretine direnmeye çalışıyor, gözlerini açıyor adeta bir ahhhh ile kesik ve şiddetle inliyor sonra tekrar gözleri kısılıyor kapanıyordu.

Kırmızı rengi toz ve çamurla koyulaşmış bir köy arabası, üzerinde üzüm sandıkları içinde bidonlara tuzlanıp basılmış peynir kutuları, bebek ağlamaları ve yoğun bir davar kokusuyla Alinin yanında durdu. Köy arabasının şoförü yarı açık camının ardından Aliye seslendi:

– Uğurlar ola araba su mu kaynattı?

Ali ellerinin arasındaki kuşu göstererek:

– Tarla kuşu, dedi. Aniden önüme fırladı.

Şoför sürekli yaşanan bir olayla karşılaşmanın rahatlığıyla:

– Göç ediyorlar. Çiçek Dağının ardına gidiyorlar. Günde bir iki arabanın camına yapışır bu mübarekler. Olur öyle, sen iyisin ya?dedi.

Ali başını salladı. O an Alinin içinde bir mezar kazıldı, içine koydular Aliyi. Üstüne gül ektiler, o gül kanadı.

Ali yaralı kuşu yanına aldı. Yarasını sararım gene gül dalına konar dedi. Gün artık batmak üzereydi. Rüzgar soğuk esiyor, güneş dağların ardına çekiliyordu. Ali yola koyuldu. Köye yaklaştıkça önce bir kedi gördü sonra yol ortasında yatan iki köpek kısık gözlerle arabaya bakıyordu. Köy meydanına vardığında gecenin sisi çökmüştü. Sis ağaçları sarıp sarmalamış, çiğ otları ıslatmış, hanesi şehirde olan evler uzunca bir uykuya dalmıştı. İçe çekilen dış dünyaya perdelerini kapayan evler insanla olan temasını kestiklerinden donmuşlardı. Sanki eşyanın, evin, kedi ve köpeğin gönlünü ısıtan insandı yaşamdı. İnsan varsa eşya sıcak, evin ufku geniş, kedi köpekse daha munisti. Kışa dönen bu sonbahar gecesi hepsi garip, içine kapanmış ve donuktu.

Yazlık bağ evine geldiğinde eski bir gömlekten bir parça bez kesti ve kuşun göğsüne sardı. Hapiste idamına hükmedilmiş bir mahpuslunun sonrasızlığı vardır. Tek geçerli eylemin adıdır ölüm. Ölüm duygusu. Artık ruh, ellerden çekilmeye damarlar sertleşmeye seğirmeye başlar. Seğirmesi bir damarın et parçasının, maddenin son ve belki de haklı isyanıdır. Belki de çıkmaya çalışan ruhun son başarısız girişimi. Ve insandaki o delicesine korku delicesine yaşamak tutkusu kırlara çıkmak tutkusu ve bütün bir aldanmışlığımız.. Fakat büyük bir anın eşiğinde bir odaya kapalıyızdır alnımıza mühürlü bir kaderin sırtımıza vurulan yükü altında ezilmekteyizdir. Kuş uykudaydı ve Ali anlıyordu, çok zamanı yoktu. Ufacık bir kuş neler yapmıştı Aliye. Kuş? Neydi Allahım neydi?

Ali bilinmeyen bir kederdeydi. Odanın içinde dönüp dolaşsa ateşi yenilese ya da aklına bir türkü gelse de söylese belki iyi olacaktı. Ancak Ali bir köşeye çöktü kaldı. İsyan ve duanın uçurumlarında dolaştı. Ne yapsa ne etse düşünse düşünmese, soluk alsa ya da aldığı soluğu büyük bir gürültüyle verse nafile dipsiz bir uçurumdu Ali. İsyanın uçurumlarında vadi tepelerine çıkıyor, kayaları oynatmaya çalışıyor, taşları birbirine vuruyor, yaşlı ağaç köklerine tutunuyor, dikenliklere yalın ayak giriyor vücudu kanıyordu. Dua mağarasında ateş yakıyor, rabıtalı bir derviş edasıyla ateşe odaklanıyor ateş zihninde dalgalanıyordu. Kan ve Ateş, İsyan ve Dua, ateş ve kan…

Ve sis, günlerdir süren sisin içinde farları açık bırakılmış bir araba, açık kalmış bir kapı, radyo ve sinyal lambaları ve bir parçası kesilmiş eski bir gömlek ve arabaya dolan sis.

Yazar Hakkında

Yorum yaz